Çok Yakında

Yara BİR ÖYKÜ

Ocak 4th, 2018 | by Sadi Tekelioglu
Yara  BİR ÖYKÜ
Danimarka
0

Sadi TEKELİOĞLU

“Hanımefendi biz hesabı rica etmiştik. Neredeyse on dakika oluyor?”

“Beyefendi kasaya ilettim. İşletme müdürümüz Leyla hanım hesap pusulanızı kendi getireceğini söyledi,” dedi garson kız. “Tamam bekliyoruz,” dedim.

“Sanırım haberimiz olmadan hatırlı müşteri sınıfına sokmuşlar bizi. Baksana hesabı bile patron getirecekmiş” dedi İzzet. Beni bu restorana İzzet ve kız arkadaşı davet etmişti. İzzet’in kız arkadaşı İngiliz’di ve iki gün sonra on dört günlük tatilini bitirip ülkesine dönecekti. Gitmeden önce beni de görmek ve veda etmek istemişti.

Leyla hanım olduğunu tahmin ettiğim hanımefendi gözlerini benden ayırmadan, nasıl olduğuna karar veremediğim bakışlarla beni süzerek masamıza yaklaştı. Hesap pusulasının olduğu küçük tabağı masamıza bıraktı ve sormadan benim karşımdaki boş sandalyeye oturdu. Beni süzmeye devam etti. Arkadaşlarım ve ben şaşırmıştık. Bir süre masada dört kişi hiç konuşmadan durduk. Ben bir hesabı getiren kadına, bir de kendi arkadaşlarıma bakıyordum.

Sessizliği o bozdu, “Affedersiniz. Şaşkınlığınızı anlayabiliyorum. Ama bir süre daha sizi merakta bırakmak zorundayım,” dedi kadın.

“Anlamadım…?” dedim.

“Sizin adınız Erkan mı?”

Oldukça alımlı, 40’lı yaşların başlangıcında, sarışındı. Ben kadının sorusuna cevap vermeden önce o akşam beni yemeğe davet eden İzzet ve kız arkadaşına baktım bir süre. İzzet de durumun tuhaflığını yansıtan bakışlarla bir bana bir de karşımda oturan kadına bakıyordu.

“Evet, adım Erkan, beni tanıyor musunuz?”

“Bu sorunuza hem evet, hem hayır cevabı vereceğim. Biraz önce de dediğim gibi sizi bir süre daha merakta bırakmak zorundayım. Yarın öğleden sonra saat ikide buraya gelmeniz mümkün mü?”

“Ben de bu sorunuza ne evet ne hayır cevabı vermek durumundayım. Kusura bakmayın. Hiçbir şey anlamadım.”

İzzet ve kız arkadaşının bakışlarından, karşımızdaki kadının ruhsal bir hastalığı ya da psikolojik bir dengesizliği olduğunu düşünmeye başlamış olduklarını tahmin edebiliyordum. Ben de öyle düşünmeye başlamıştım.

Huzursuz olmuştum.

Kadın da durumu fark etmiş, biraz daha açıklama yapmak zorunda hissetmişti belki kendini ve, “Evet sizinle yıllar önce karşılaştık. Ama ne olur beni kırmayın ve yarın saat ikide burada olun lütfen. Yarın size her şeyi anlatacağım. Hem neden yarını beklediğimi de gelince anlayacaksınız. Gelmeniz benim için çok önemli,” dedi.

Kadın bunları söylerken dikkatle kadının yüz hatlarını, jestlerini ve mimiklerini takip ediyordum. Görebildiğim kadarıyla ne dediğini bilen bir kadına benziyordu. Ve ben bu kadını daha önce hiç görmemiştim.

“Tamam yarın saat ikide geleceğim, ama fazla zaman ayıramam size. Umarım fazla sürecek bir şey değildir.”

“Buna gelince karar verirsiniz,..” dedi Hesabı ödeyip restorandan çıktık. İzzet her zamanki muzipliğiyle, “İster misin yarın yanında bir çocukla gelsin, çocuğa, bak yavrum bu adam senin babandır, desin?”

“İzzet sus Allah aşkına. Şakası bile korkunç” dedim ama bir yandan da İzzet’in dediklerini bir kenara kaydettim. Buna benzer şeylerin olduğu birçok film izlemiş, çok hikâye duymuştum. İzzet ve arkadaşı Carol beni eve bıraktılar, Carol arabadan indi, bana sarıldı ve vedalaştık.

İzzet, “İstersen ben de geleyim yarın. Ne olur ne olmaz,” dedi. “Yok gerek yok. Ben yalnız giderim. Bakalım derdi neymiş yarın öğreniriz,” dedim.

Ertesi gün dersim saat ikide bitiyordu. Sınav dönemi yaklaştığından dersler hafiflemişti. Öğrencilerime bir saat izin vermem onların da işlerine gelecekti.

Böylesine bilmecelerle dolu bir şekilde beni bir gün sonra bir yere davet eden bir kadına aslında kızmam gerekirken tuhaf bir heyecan duymaya başlamıştım.

Kimdi acaba? Benden ne istiyordu? Bana ne anlatacaktı? Tüm bunları merak ederken kadının adını sormayı unuttuğumu söyleyip tam kendime kızacaktım ki garson kızın “İşletme müdürümüz Leyla hanım hesabı kendi getireceğini söyledi” dediğini hatırladım. Leyla idi adı demek.

O gün o restorana tekrar gidinceye kadar Leyla adında birini tanıyıp tanımadığımı düşündüm. Kişileri ve olayları hatırlamaya başladığım yıllardan bu güne, yıl yıl hayatımı gözden geçirdim. Hayır, bu kadınla daha önce hiç karşılaşmamıştım.

Fakültedeki odamın kapısını kapatıp, aşağı indim, yola çıktım. Bir minibüse bindim ve şehir merkezine geldim. Oradan da Lara semtine giden bir başka otobüse bindim. Antalya’nın bu semtinde daha 15 yıl öncesine kadar seralar ve narenciye bahçeleri ve köy evlerinden başka bir şey yoktu. Şimdilerde ise turizmin gelişmesi ve büyük şehirlerde emekli olanların yerleşmeye başlaması sonunda şehir inanılmaz derecede büyümüş, genişlemişti. Seralar, yıkılmış, bağlar bahçeler bozulmuş, bunların yerine apartmanlar alışveriş merkezleri, yollar yapılmıştı. Dün akşam gittiğimiz restoran da şehrin en güzel noktalarından birinde denize nazır, Barınaklar Caddesi üzerinde idi. Bu restorana hali vakti yerinde olanlar gelirdi. Bu tür yerlerin yazgısının aksine o restoranda sonradan görme, yeni zengin müşteri görmek zor olurdu.

Bunları da düşününce böyle bir mekânda işletme müdürlüğü yapan bir kadının dengesiz biri olamayacağını düşünmüştüm. Merakım da giderek bu yüzden artmıştı zaten.

Restoranın kapısından girdim, girişte beni başka bir garson kız karşıladı, “Hoş geldiniz efendim. Rezervasyonunuz var mıydı?” “Hayır, ben yemek yemeye gelmedim. Leyla hanımın davetlisiyim. Kendisiyle saat ikide bir görüşmem var,” dedim. Güler yüzlü, saygılı garson kız, “Buyurun geçin, şu masaya oturun ben kendisine haber vereyim.”

Garsonun gösterdiği masaya oturdum. Masada  sanki çay,.kahve, pasta servisi yapılacakmış gibi iki kişilik servis açılmıştı.

“Beklerken bir şey içmek ister misiniz?”

“Bir su rica edeyim,” dedim ve garson tekrar gözden kayboldu.

Restoranda neredeyse hiç müşteri yoktu. Sadece bir masada yemek yeniliyor, iki masada da ikişer kişi oturmuş kahve içiyorlardı. Güneşli güzel bir gündü ve restoranın önündeki yürüyüş parkurunda yoğun bir trafik vardı.

Garson kız suyumu getirdi. Aslında canımsu içmek de istemiyordu ama o anda öylebir soru gelince su istemiştim.

Merakım artmaya başlamıştı.. Restorana aslında on beş dakika erken gelmiştim. Saatin ikiye gelip gelmediğine bakmak üzereyken Leyla Hanım kasanın arkasındaki kapıda göründü. Kolunun altında bir dosya vardı. Hızlı ve kararlı adımlarla, gülümseyerek masaya geldi,

“Hoş geldiniz Erkan Bey,”

“Hoş bulduk, Nasılsınız?”

“İyiyim, çok teşekkür ederim. Siz nasılsınız? Bu arada dün size adımı söylemeyi unuttum sanırım. Benim adım Leyla.” “Memnun oldum. Meraktan çatlayacak gibiyim aslında.”

“Sizi çok iyi anlıyorum. Hemen konuya gireyim, neredeyse yüzde yüz eminim ki biz 1984 yılının mayıs ayında karşılaştık. Ben o zamanlar yedi yaşındaydım.”

“Ben de 23 yaşındaydım o zaman. Nasıl hatırlıyorsunuz? Nerede karşılaştık?”

“Siz Ankara’da oturdunuz değil mi?”

“Evet 1981 ve 1986 yılları arasında Ankara’da yaşadım. Üniversitede okuyordum.”

“Şimdi size bir ipucu daha vereceğim, daha doğrusu bir soru soracağım. Bu sorunun kendisi zaten ipucu: 1984 yılının Anneler Gününde ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz? aklınıza ne gelir?”

“Anneler gününde hep annemin o gününü kutlamışımdır ama siz özel bir yılı sorunca düşünmem gerekiyor. 1983 ya da 1984 yılında teyzem ve annem Ankara’ya gelmişlerdi. Bizim öğrenci evimizde kalmışlardı iki gün.”

“Evet, siz O’sunuz!”

“Bakın, ben rahatsızlık duymaya başladım. Ne olur bir an önce beni nereden ve nasıl tanıdığınızı ve neden bugün buraya beni davet ettiğinizi söyleyin de meraktan kurtulayım. Tanıyorsanız tabii.”

“Siz 1984 yılının Anneler gününde bana birkaç saatliğine babalık yapmıştınız Babam yanımda değilken. Siz belki babalık yaptığınızı bilmiyordunuz. Küçük bir kızla oynuyordunuz, ama benim babamdınız o gün?” Aklıma dün gece beni eve bırakırken İzzet’in yaptığı muziplik geldi. İçine doğmuştu demek. Leyla hanım her ne kadar yanında bir çocuk getirip, beni gösterip “Bak işte bu senin baban,” demese de, kendisine birkaç saatliğine de olsa babalık yaptığımı iddia ediyordu.

Otuz yıl geçmiş anlattığı olayın üzerinden.

Şaşkınlığım ve merakım iyice yüzüme vurmuş olmalı ki, Leyla Hanım devam etti, “Babam 12 Eylül askeri darbe sonrası tutuklanıp hüküm giyenler arasındaydı. 9 yıl hapis cezası almış, Mamak Askeri Cezaevine gönderilmişti.  Bayramlarda ve anneler gününde açık görüş olurdu ve annem ve ben her bayramda, her anneler gününde Mamak’a gider, babamı görürdük. 1984 yılında siz de oradaydınız. Teyzeniz ve annenizle birlikte. Cezaevinin önündeki arsada, sıcakta oturup bekliyorduk. Siz anneniz ve teyzenizle birlikte bir ağacın altında oturuyordunuz. Hangisi bilmiyorum ama o teyzelerden biri annemi ve beni ağacın gölgesine davet etmiş. Annem, anneniz ve teyzenizle tanışıp sohbete başlamış. Bu detayları dün gece annemin anılarından buldum çıkardım. Babam cezaevindeyken annem her gününü yazardı.”

O anda biraz önce kapıda beni karşılayan garson geldi. “Kahve mi istersiniz çay mı getireyim?” diye sordu.

“Ben kahve rica edeceğim,” dedim.

Leyla Hanım da kahve istedi. Garson kahvelerimizi getirmek üzere masadan ayrıldı. Leyla Hanım önündeki dosyayı karıştırmaya başladı. Sanki konuşmasına devam etmek için dosyadan bir şey çıkarması gerekir gibi hem arada bir başını kaldırıp bana bakıyor, hem de kâğıtları karıştırıyordu. Başını kaldırmadan, “Affedersiniz unuttum sormayı. Kahvenin yanına sert bir şey alır mıydınız?”

“Hayır teşekkür ederim,”dedim. Bir an önce bu tuhaf sohbeti sona erdirip oradan kalkmak istiyordum aslında.

Garson kız kahvelerimizi getirdi. O da meraklı gözlerle masayı tarıyor, bana ve Leyla hanıma bakıyor, Leyla Hanımın benimle ne konuşuyor olabileceğini çıkarmaya çalışıyordu.

Leyla hanım sonunda aradığı kâğıdı buldu ve bana uzattı. Kağıtta bir çocuğun pastel boyalarla çizdiği bir resim vardı. Canlı renklerle kağıdın tamamını dolduran resimde ağaç mı fidan mı olduğu pek anlaşılmayan bir bitki, bir masa, masanın altında belli belirsiz karaltılar, güneş, duvarlar vardı. Ama resmin en büyük bölümünü ise bir portre dolduruyordu. Genç bir erkek resmiydi bu.

“Resimdeki sizsiniz,” dedi gülümseyerek.

Ben de gülümsemeye başladım. Resimde ben olarak çizdiği portredeki bir detay ona inanmamı sağlamıştı. Ama onun iddialarını teyit etmeden karşısında sessizce oturmaya devam etme kararı aldım. Ben resme bakarken o anlatmaya devam etti, “Babam cezaevine girince biz dedemin evine taşındık. Annemle ikimizin bir odası vardı. Akşam yemeklerinden sonra annem masa başına geçer o gün olup bitenleri yazardı. Ben de onun yanında oturur o gün yaşadıklarımın resmini çizerdim.”

“Babanız ne yapıyor şimdi?”

“Babam cezaevinden çıkamadı. Size bahsettiğim o anneler gününden altı ay sonra kansere yakalandı. Beynine çok agresif bir tümör varmış. Tedaviye bile fırsatı olmadan öldü.” “duyduğuma üzüldüm. Başınız sağ olsun.”

Leyla Hanımın bana verdiği son bilgiden sonra onu daha fazla konuşturmak istemedim. Belli ki bu buluşma için çok hazırlık yaparak gelmişti.

“Ben devam edeyim mi hikâyeye?” dedim. 

Şaşırdı ve kendisini ve o günü hatırladığımı belli ettiğim için gülümsedi.

“Buyurun. Dinliyorum,” dedi ve önündeki dosyayı karıştırmaktan vazgeçip kapattı.

“Teyzemin oğlu, 12 Eylül Askeri darbesinden 6 ay sonra gözaltına alınıp tutuklanmış ve Kurtuluş davasından yargılanmıştı. Örgütün bölge sorumlusu olmaktan dört buçuk yıl hapse mahkûm olmuştu. İşte o gün daha yeni uygulanmaya başlanan açık görüş için teyzem annemi de yanına alarak Ankara’ya gelmişti. Hiç unutmuyorum o günü. O küçük kızı da unutmuyorum. Demek sizdiniz o?”

Garson kız kahvelerimizi getirdi. O da meraklı gözlerle masayı tarıyor, bana ve Leyla hanıma bakıyor, Leyla Hanımın benimle ne konuşuyor olabileceğini çıkarmaya çalışıyordu. Ben ise hikâyeyi anlatmaya başlamıştım onun beni nasıl tanıdığını sormayacaktım. Zira onun da bu soruyu beklediğinden emindim. Bana yaşattığı 16 saatlik merakın intikamını alacaktım.

Anlatmaya devam ettim, “Teyzem sizi bizim oturduğumuz ağacın gölgesine davet etti. Siz, annenizle birlikte yanımıza gelir gelmez benim kucağıma atladınız. Sonra kucağımdan inip karşıma geçip bana şarkı da söylediniz. Şimdi hatırlamıyorum hangi şarkıydı, ama gözlerim yaşardı. Aslında o gün benim için tuhaf bir gündü. Benim de babam sekiz yaşında iken ölümlü bir trafik kazasında kusurlu bulunup sekiz ay hapis yatmıştı. Hem cezaevi önüne gelmek, hem de birden bire sizin bana yakınlık gösterdiğinizi görmek beni eskilere götürdü. Annem durumu hemen fark etmişti ki sizin şarkınızın tam ortasında cüzdanından biraz para çıkarıp büfeden içecek soğuk bir şeyler almamı istedi. Ben tam gidecekken beni yanına çağırıp ‘şu küçük kıza da bir şeyler al,’ dedi. Sizi elinizden tutup büfeye götürdüm. Beş portakal suyu ve bir gofret aldım. Geri döndük. Annen, teyzeme ve annene, senin her gördüğün genç erkeğe yakınlık gösterdiğini anlatıyordu. “Babasını özlüyor, babasına benzeyen birini görünce kucağından inmiyor’ diyordu. Hem kendi çocukluk anılarımı hatırlamak, hem de küçük bir kızın özlediği babasına benzetilmek üzmüştü beni.”

Tam o anda garson kız masaya yaklaşıyordu ki, Leyla hanım eliyle bir işaret yaparak kızı savuşturdu.

“Yeniden kucağıma atlamış, kolunu boynuma dolamıştın. Artık o kasvetli hava dağılmış, seninle orada oturmaktan keyif duymaya başlamıştım. Belki de tesadüfen de olsa bir çocuğu sevindirme görevi almış olma hoşuma gitmişti. Kucağımda otururken parmağınızı yanağımdaki yara izine dokundurup, amca buraya ne oldu?” demiştiniz. Ben de size o dehşet verici hikayemi bir solukta anlatmış, yanağımdaki yara izinin cam sürahi ile bir masadan atlama sonucu olduğunu anlatmıştım. Demek o yara izi resmin teması olmuş: resmi görür görmez inandım size.”

Leyla hanım sandalyesinde arkasına yaslanmış, gülümseyen gözlerle beni dinliyordu. Neden birden bu rahatlığa kapıldığını bilemiyordum. Belki ben akşam o restorana gelince ve o beni görünce tanıdığını düşünmesindeki isabetten gurur duyuyordu. Belki de benim de onu hatırladığımı, hatta o birkaç saati benim de en az onun kadar yoğun yaşamış olduğumu duymak hoşuna gitmişti.

Bir süre hiç konuşmadan gülümseyerek oturduk.

“Babam cezaevindeyken üzerime musallat olan o alışkanlık peşimi bırakmadı. Babama benzediğini düşündüğüm adamlara ilgi duymuştum hep. Gençlik yıllarımda, üniversitede artık babamı aramıyordum. On dokuz yaşındayken benden yirmi bir yaş büyük bir erkeğe aşık oldum. Yürümedi tabii. Üniversite son sınıfta da hocalarımdan biri ile bir ilişkim oldu. Kendi yaşıtım erkeklerle nedense ilişki kurmayı beceremiyordum. Devamlı kendimden yaşlı erkeklere ilgi duyduğumdan belki onlara  bir şans da tanımamıştım. Kim bilir? İlişki kurduğum, benden yaşlı erkekler durumun bal gibi farkındaydılar. Onlar da genç bir kızı sevgili edinmiş olmaktan gurur duyuyorlardı ve en kötüsü de ben bunun farkındaydım. Sevgi değildi beni yanında tutmalarının nedeni. Ve onların gözünde çoktan bitmeye mahkûm olmuş bir ilişki yaşıyorlardı.Hocamla ilişkim bittikten sonra, bu kez de benden on iki yaş büyük bir mimarla bir ilişki yaşadım. O son oldu. Onlar seks ihtiyacı hissediyorlar, ben ise baba şefkati arıyordum. Bunu fark ettikleri anda yollarımız ayrılıyordu.”

Leyla hanım garsonu masaya çağırdı ve birer kahve ve yanında konyak getirmesini söyledi, “Özür dilerim size sormadım, ama içki kullanıyor musunuz?”

“Kahvenin yanında konyak iyi gider,” dedim gülümseyerek. Garsonu çağırıp kahve ve konyak siparişi vermesi aslında iyi olmuştu. Aşk yaşamını anlattıktan sonra nasıl cevap vereceğimi bilemiyordum, garson kızın masaya gelmesi beni orada çok zor bir durumdan kurtardı.

“O resimler size birkaç saatlik babalık yapan genç adamların resimleri mi?”

“Evet. Dedim ya, her akşam annem yazıyordu, ben çiziyordum. Sinemada, pazarda, parkta karşılaştığım ve farkında olmadan bana babalık yapan genç adamlar var bu dosyada. Bazıları ile karşılaştım, resimlerini verdim. Ama biliyor musunuz, benimle geçirdiği zamanı detaylarıyla hatırlayan ve o an beni anlayarak benimle ilgilendiğini söyleyen ilk kişisiniz.”

“Ne diyeceğimi bilmiyorum. Sevineyim mi, teşekkür mü edeyim, bilmiyorum.”

“Şimdi karşımda oturuyor olmanız yetiyor da artıyor bile. Çok teşekkür ederim geldiğiniz için.”

“Dün akşam burada birlikte oturduğum arkadaşım ne dedi biliyor musunuz? Aman dikkat et bu kadın yarın belki yanında bir çocuk getirir çocuğa seni gösterir, ‘bu adam senin baban’ der” dedi.

“Öyle olmadı mı?” dedi, “getirdim ya,” “O zaman şimdi ne yapalım biliyor musunuz? Vaktiniz var mı?”

“Evet,”

“Buradan çıkalım, şu karşıdaki büfeden birer portakal suyu, birer
gofret alalım, parkta yürüyelim biraz.”

Yorumlara kapalıdır.

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com