Çok Yakında

Uçak alçaldıkça yükselen şehir: Mardin

Ocak 24th, 2016 | by Gazete Kuzey
Uçak alçaldıkça yükselen şehir: Mardin
Türkiye
0

Eylem Düzyol, G.Doğu’nun incisi Mardin’e gitti, gezdi, yazdı

EYL_6310

Binlerce yıldır farklı kültür ve inançları büyük bir hoşgörüyle kucaklayan, Dicle ve Fırat nehirlerinin bereket kattığı medeniyetler beşiği Mezopotamya topraklarındayım. Sümerlerden Aramilere (Süryaniler), Persler’den Büyük İskender’e, Romalılardan, Osmanlılara kadar pek çok uygarlığın gelip geçtiği, bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış Mezopotamya’dan söz ediyorum.

Bu yazıda sizlere Mezopotamya’nın toprakları gibi bereketli tarihini anlatacak değilim elbet. Az sonra okuyacaklarınız, bu uçsuz bucaksız kültür denizinin sadece küçük bir kısmına yaptığım yolculuk ve bu yolculuk sırasındaki tanıklığımı sizlerle paylaşmakla sınırlı olacak…

İnanıyorum ki; şu anda bu satırları okuyanların bir kısmı, benim az sonra yazacaklarıma çok daha önceden tanık oldu. Hatta bir kısmınızın da “Ben senin gözlerini kamaştıran o toprakların insanıyım zaten” dediğini duyar gibiyim. Yine de kararlıyım; halen bu topraklarda yaşayanlara yaşadıkları güzellikleri, daha önce ziyaret etmiş olanlara bu toprakların zenginliklerini, bugüne kadar fırsat bulup da gidemeyenlere ise neler kaçırdıklarını yerim yettiğince anlatmaya çalışacağım.

Okumaya devam etmenizi öneririm…

EYL_6623

Evet, başta da söylediğim gibi Mezopatamya tarihi değil anlatacaklarım. Sadece bu engin coğrafyanın önemli bir parçası olan Mardin, Dara, Midyat ve Hasankeyf’ten söz edeceğim biraz. Dillerin, dinlerin buluştuğu, ezan sesiyle kilise çanlarının birbirine karıştığı, hoşgörü ve barışın yaşamın vazgeçilmez bir parçası olduğu topraklardan… Kısaca Mardin’den…

Uçağın penceresinden görüyorum Mezopotamya ovasını. “Uçsuz bucaksızın karşılığı bu olsa gerek” diye geçiriyorum aklımın bir köşesinden. Yerleşim bölgeleri çarpıyor gözüme irili ufaklı. “Hangisi Mardin?” diye kestirmeye çalışıyorum…

Uçak alçaldıkça Mardin yükseliyor… Bir dağın doruğuna kurulmuş Mardin…

“Ne demek Mardin? Bu ismin bir anlamı var mı?” diye düşünüyorum. Daha sonra bana ve dostlarıma rehberlik yapan Ali’den ve tabii ki bazı kaynaklardan öğreniyorum Mardin’in anlamına yönelik rivayetleri. Neler mi bu rivayetler? Buyrun:

Dilden dile dolaşan bir öykü şöyle; Bu bölgeye yerleşen Marde kavmi vardır. Zamanın birinde bir kralın oğlu amansız bir hastalığa yakalanır. Kral, Mardin adındaki oğlunu iyileştirmek üzere havası suyu temiz “Batı Kalesi”ne gönderir. Bir süre sonra oğul sağlığına kavuşunca buraya bir kent kurdurur ve o kente de oğlunun isimi olan Mardin adını verir.

Bazı kaynaklar ise Mardin’in adının Süryanice mukaddes “mara” kelimesinden geldiğini ifade ediyor.

EYL_6248

Sasani komutanlarından Mardius, bu kenti imar ettiği için kente bu komutanın adının verildiği de söylentilerden bir diğeri.

Selçuklu Türkleri’nin egemenliğiyle birlikte de Bizanslıların “Mardie”, Arapların “Maridin” dediği kentin adının “Mardin” olarak ifade edildiği de çeşitli kaynaklarda karşıma çıkan bir diğer bilgi. Eminim daha pek çok öykü vardır Mardin’e ilişkin. Ben bu kadarıyla yetinmeye karar verdim. Sizler diğerlerini araştırabilirsiniz tabii…

Bu arada, Mardin’in adının kaynağı konusunda söylenti çok olsa da deklanşöre her bastığınızda kartpostala dönüşen bir kent olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla ve hayranlıkla…

Havaalanından kente doğru yol alıyoruz. Mardin’le aramızdaki mesafe kapandıkça, dağın tepesine kurulmuş kentin toprakla bütünleşen taş evleri belirmeye başlıyor yavaş yavaş.

Önce Yenişehir’den geçiyoruz. Yeni olmasına yeni ama bildiğiniz, ruhu olmayan her yerde karşınıza çıkan beton yığınlarının arasından, tek tek işlenmiş taşlarla oluşturulan binlerce yıllık tarihi gövdesinde taşıyan eski Mardin’e ulaşıyoruz kısa bir süre sonra.

Eski mezarlar üstüne kurulan ve perili hikayelerin esprilerle anlatıldığı Mardin Büyük Otel’deyim. Otelin bir yanı Mezapotamya ovası diğer yani ise binlerce yıllık tarihin izlerini taşıyan, hünerli ellerin işlediği taşlardan oluşturulmuş bir kent. Tarihten bir kesit adeta…

EYL_6251

Gün ışığı, yıllar içinde tarihin nasıl örselendiğini de gözler önüne seriyor. Görkemli taş evlerin, konakların arasına yerleşmiş kötü kopyalar ve eğreti binalar çıkıyor karşıma. Tarihin bereketli ve varlıklı kentinin günümüzde yoksulunu saklayamaz hale geldiğini görüyorum.

Mardin Belediyesi’nin eski kenti korumak için proje başlattığını duyunca biraz olsun rahatlıyor içim. Eğreti ve kaçak yapıların birer birer temizleneceği, Mardin’in eski silüetine kavuşturulacağı söyleniyor. Umudu seviyorum…

Kenti dolaşıyorum. Abbaralar ve dar sokaklardan geçerek, kadrolu eşeklerle karşılaşıyorum. Güneşten yüzleri yanmış kapkara tenli, kimi mavi kimi kara gözleriyle ışıl ışıl bakan Mardin’in çocuklarıyla…

Ana caddenin iki yanına sıralanmış kuruyemişçi, ekmekçi, sabuncu kuyumcu dükkanlarının arasında yürüyerek, oteller, resmi kuruluşlar, vali konağının kurulduğu tarihsel abidelerle yüzleşiyorum.

“Yehrin abbara” denilen üstü kapalı ve daracık merdivenli, yarı karanlık sokaklarından geçip sütünlu kemerli çaşılarında dolaşırken, gökyüzüne uzanan minare ve kiliseler dikkatimi çekiyor.

EYL_6227

Baba tarafı Kürt anne tarafı Arap olan kendi deyimiyle “Türkiyeli” rehberim Ali’nin şiveli anlatımı ve yakıcı Mardin güneşi altında rotamızı ilk olarak Deyrulzafaran manastırına çevirdiğimizi anlıyorum. Aracımıza biniyoruz. “Tam mevsiminde geldiniz” diyor birileri arkadan. “Yazın sıcağı iyiden iyiye bastırdığında bu yeşillikler yavaş yavaş sararır” diyor aynı ses. Bunun üzerine gözlerimi uzaklardan çekip alıyorum. Alabildiğine yeşillik ve adeta gelincik tarlalarının arasından geçtiğimizi farkediyorum. Yeşil ve kırmızının arasından Deyrulzafaran’a ulaşıyoruz.

Manastır adını yörede yeşeren ve çok kıymetli bir bitki olan Safran’dan alıyor. Süryani dilinde Deyrul kelimesinin “manastır” anlamına geldiğini öğreniyorum. Zafaran ise az önce sözünü ettiğim “Safran”ın ta kendisi…

Güneş iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Geniş merdivenlerinden manastıra doğru ağır ağır ilerliyoruz. Pagan dinlerden kalma “Güneş Tapınağı” üzerine inşa edilmiş olan Deyrulzafaran’da bilgiyi manastırda görevli bir rehberden alıyoruz diğer konuklarla birlikte.

1932 yılına kadar Süryani’lerin Patrik Merkezi olan manastır, yivli kubbeleri, kemerli sütunları, ahşap el işlemeleri, özenle işlenmiş taşlarıyla adeta büyülüyor insanı.

Manastırın temel bölümleri beşinci yüzyılda inşa edilen ve 1932’ye kadar 640 yıl boyunca Süryani Ortodoks patriklerinin ikametgahı durumunda.

Manastırın inşasında kullanılan teknik ile ilgili bilgi veriyor bize rehberimiz. Uzunlukları 2 metre ağırlıkları 2 tonu bulan blok taşlardan söz ediyor. Yüzlerce yıl önce kullanılan bu bloklar hala aynı yerde manastırın tavanında duruyor. Üstelik, hiçbir harç malzemesi kullanılmadığı halde.

Manastırın Azizler Evi (Beth Kadiye) olarak adlandırılan bölümünde bazı azizlerin kemikleriyle birlikte manastırda görev yapan patrik ve metropolitlerin de ebedi istirahatgahlarının da bulunduğunu dinliyorum görevliden.

Avlunun bir köşesinden küçük dar merdivenlerle manastırın altına doğru iniyoruz. Penceresiz, dikdörtgen ve tavanı dahil her yanı taş bir mekana giriyoruz. Pagan dinlerinden kalma “güneş tapınağı” bir ibadethane olduğunu belirtiyor manastır görevlisi. Yaklaşık 2000 yıllık duvarlar hala üzerindeki devasa yapıyı taşıyabiliyor. Tekrar avluya çıkarken anlatımlara kulak veriyorum;

EYL_6345

Baskılar nedeniyle burada yaşayan Süryaniler başka merkezlere gitmek zorunda kaldı ve böylece Süryaniler’in merkezi Suriye’ye kaydı. Ancak, bunlara rağmen dünyanın değişik yerlerinden Süryaniler hala manastırımızı ziyaret ediyor.” Biz manastırdaki gezimizi tamamlamak üzereyken bir diğer bölümde ayin başlıyor. Sessizce yeni rotamıza doğru yöneliyoruz.

Bir sonraki durağım Kazimiye Medresesi oluyor. Medresenin hemen önünde yaşları 5 ile 15 arasında değişen kalabalık bir çocuk grubu karşılıyor bizleri. Kimi sarışın, kimi esmer ama tümü de yanık tenli gözleriyle gözünüze değil yüreğinize doğru bakan bu çocukların oyun için burada bulunmadıklarını tabure ve tahtalarla oluşturdukları masalarda sergiledikleri “minik el yapımı” takılardan anlıyoruz.

Medreseye giriyoruz rehberim Ali’nin anlatımı eşliğinde; “Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah Mardin’e atandığı zaman 1469’dan günümüze kadar mükemmel yapısıyla ayakta durabilen bu medreseyi yaptırdı.”

Ali’yi dinlerken, gözlerimi medresinin duvarlarından dışarıya bakan yüksek pencerelerine çevirdim. Mezopotamya yine ayaklarımın altında duruyordu. Tıpkı Deyrulzafaran’da olduğu gibi. Tüm inançlara ve kültürlere kucak açan Mezopotamya…

Medreseden sonra güzergahımı geriye, yine Mardin sokaklarına çeviriyorum. Şehir merkezinde bulunan, üç katlı ihtişamlı görünümü ve mimari yapısıyla insanı büyüleyen Mardin Müzesi’ne uğruyoruz.

Eski patrikhane binasının restore edilmesiyle oluşturulan müzede, milattan önce 4000 yılından günümüze kadar uzanan kültürlerin eserlerinin sergilendiğini öğreniyorum.

Artuklara ait keramekler, damgalar, silindirler, mühürler, sikkeler, gözyaşı şişeleri, takılar ve gümüş işlemeciliği örnekleri gözüme ilişiyor. Bölgenin tarihini düşündüğümüzde müze olarak sergilenecek daha pek çok kıymetli eserin olacağını düşünüyorum. Buna rağmen, tarihi yapının da özellikle görülmeye değer olduğunu söylemeliyim.

Yine sokaklardayız. Kısa bir çay molası veriyorum. Mezopotamya ovasına karşı çayımı yudumladıktan sonra satıcıların kıyafetleri, rengarenk baharatları, kuruyemiş ve sepetlerde sattıkları peynirleriyle, çeşit çeşit badem şekerlerini tadarak Mardin çarşısında dolaşıyorum.

EYL_6457

Yavaş yavaş akşam oluyor. Yemek için bu kez rotamı, Tüfekçioğlu ailesi için 1888’de inşa edilen Gerciş Murat Konağı’na çeviriyorum. Günümüzde Mardin’in meşhur lokantası olan Gerciş Murat Konağı’nda yemekleri Mardinli kadınlar hazırlıyor. Yerel tadlardan oluşan birbirinden lezzetli yemeklerle hepimizi büyülüyor.

Yemek ve sohbete mola vererek, gecenin ışığında Mezopotamya’yı görmek üzere konağın terasına çıkıyorum. Gün ışığında uçsuz bucaksız görünen toprakların, gecenin karanlığında “engin bir denize” dönüştüğünü fark ediyorum. Gündüz göremediğim yerleşkelerin ışıkları geceleri denizde demirlemiş gemiler gibi ışıldıyor adeta. Etkilenmemek mümkün değil… Şaşkınlık ve hayranlıkla izliyorum…

Gönül Dara düşmedikçe…

“Göz görmek isterse görülecek yer bitmez, gönül gitmek isterse gidilecek yol bitmez” diyerek, ertesi gün yolumuzu, Mardin’e 30-40 kilometre uzaklıktaki Dara’ya çeviriyorum.

Tarihin dağ eteklerine kurulduğu Dara’da bizi yine güneşten kararmış tenleri, hoş geldiniz diyerek seslenen dilleri ve rengarenk ışıl ışıl gözleriyle çoğunluğu kız olan çocuklar karşılıyor. Bizlere rehberlik yapmak için birbirleriyle adete yarışıyorlar. Topladıkları papatyalarla gelenler için yaptıkları taçları ellerinde köylerini bir bir anlatıyorlar. Bilmedikleri anlamadıkları tarihi ezberlemişler ve hızlı hızlı anlatarak, bizilerle paylaşıyorlar. Dara’nın ve tarihin gönüllü minik rehberleri…

Dara’nın girişinde kayalara oyulmuş ve arkeolojik kazıları hala süren mağaralar gözümüze çarpıyor. Bu kaya mağaraların bir negropol olduğunu öğreniyorum. Kazılar sırasında 4000 civarında iskelet bulunduğu bilgisini alıyorum minik rehberlerimden.

Dara köyü, İran hükümdarı Dara Yuva tarafından MS 491-518’li yıllarda askeri karargah olarak kurulduğunu öğreniyorum daha sonra. Küçük bir köy olan Dara hem taş ocakları hem da devasa ve muhteşem mağaralarıyla hemen kendini fark ettiriyor ziyaretçilerine.

Taştan ve derme çatma evleriyle sıradan bir köy gibi görünse de Dara, büyük bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Dolaştıkça neredeyse her evin altında binlerce yıllık tarih yattığını görüyorum.

Kalabalık çocuk grubuyla birlikte köyün içinden yürümeye başlıyoruz. Uzunca sayılabilecek bir yürüyüş sonrasında sıradan denebilecek bir köy evinin önüne duruyoruz. Biraz daha dikkatlice baktğımda evin toprakla birleştiği yerde kemeri andıran bir taş kütlesi gözüme çarpıyor. Konutun hemen yanından binanı altına doğru inen bir kapıdan içeriye giriyoruz. Dışarıdaki yakıcı sıcak yerini hemen bir serinliğe bırakıyor. Dar bir koridordan geçtikten sonra taşlardan yapılmış 52 basamaklı merdiveni inerek kimilerinin “zindan olabilir mi?” diye sordukları zemine indik. Devasa sütunlara sahip 15-20 metre yüksekliği bulunan mekanın orta yerinde bir güneş saatinin bulunduğunu görüyoruz. Tepesine ev yapıldığı için işlevini yitirmiş olsa da…

Zindan mı? Saray mı? Sorularının arasında burasının bir sarnıç olduğu bilgisini alıyorum.

Sarnıcın neden bu kadar büyük olduğuna ilişkin sorularım ise “uzun süren savaşlarda askerlerin su ihtiyacını karşılayabilmek” diye yanıt buluyor.

Sarnıç ve negropol gezimize kısa bir “naneli ayran” molası verdikten sonra Efes’ten sonra ikinci önemli antik kent olarak anılan Dara’dan rotamı Midyat’a doğru çeviriyorum.

Midyat’a gitmek üzere Suriye sınırına paralel bir seyir izlerken, yol boyunca bir ara arındırılacağı tartışmaları yapılan, pek çok can alan mayınlı arazi bizi takip ediyor. Tel örgülerle çevrilmiş bu arazilerin hemen dibine kurulmuş bir iki köy dikkatimizi çekiyor. Rehberim Ali, bu köylerde mayınlar nedeniyle sakat kalan insanlara rastlayabileceğimize dikkat çekiyor.

Midyat’a ulaşıyoruz. Kente tepeden şöyle bir baktığınızda hem gözünüz hem yüreğiniz açılıyor. Bir yanında manastır, bir yanında cami bir yanında da kiliseler. Midyat’taki önemli yapılardan biri mor yakup manastırı, Manastır MS 419’da Aziz (mor) Yakup adına inşa edilmiş. Ali’nin anlattığına göre, hayatı hastalara şifa vermek, sakat ve topalları iyileştirmek, bir haftalık bebeği konuşturmak gibi mucizelerle geçmiş Mor Yakup’un. Sonra da azizlik mertebesine yükselmiş. 421 yılında yaşamını yitirmiş. Zaman içinde manastıra yüzlerce rahip yerleşmiş. Halen aktif bir şekilde kullanılan manastırda ibadetin de sürdüğünü görüyoruz.

Midyat’ın bir diğer etkileyici yapısı ise Mor Gabriel Manastırı. Manastır 397 yılında Mor Şmuel ve Mor Yemun tarafından kurulmuş, kıza zamanda manastır o kadar ünlenmiş ki Roma İmparatorları tarafından da desteklenmiş.

Binlerce yıllık tarihi barındıran bu topraklar üzerine kurulmuş hayatlar binalar ve yaşayan insanlar…

Yezidi, Süryani ve Müslümanlar’ın yaşadığı Midyat’ta, Süryanice, Arapça ve Kürtçe sıklıkla kullanılan dil.

Cennet ve cehennemin bu dünyada olduğuna inanan yezidiler, Hristiyanlığı ilk kabul eden kavim olan Süryaniler ve Müslümanların iç içe yaşadığı Midyat’ta neredeyse tüm yapılar restore edilmiş durumda.

İşte bunlardan biri olan ve yolunuz düşerse mutlaka görmenizi önereceğim yerlerden biri de Kasr-ı Nehroz…

Kasrı Nehroz, bir butik otel. Restoran hizmeti de veriyor. Dikkatimizi çeken yanı son derece özenli ve büyük emek harcanarak restore edilmiş bir otel ya da birbirinden lezzetli yöresel tadlar sunan bir mutfağının olması değil sadece. Aynı zamanda 1200 yıllık tarihi de içinde barındırması. Tarihi içinde barındırması derken, otelin içinde tarihte ibadethane olarak kullanılan bölüm, bir Süryani rahibin lahidi de korumaya alınmış durumda.

Turizmci Yenigün ailesinin (Yenigün Şirketler Grubu) mülkü ve işletmesi olan Kasr-ı Nehroz, Midyat’ın Nehrozlar Mahallesinde bulunuyor. İnternet sitesinde de yer alan bilgiler gözlemlerimle birebir örtüştüğü için bu güzel anlatımı aynen aktarıyorum; “1200 yıllık bir geçmişin pek çok dönemine tanıklık etmiş, vakur duruşlu güçlü bir yapı. Değişen çağlara meydan okurcasına dimdik yükselen iki burcuyla, kendini, orta çağın çalkantılarından uzak tutmak istercesine içine kapatan mağrur duvarlarıyla, bir madalyonu andıran soylu biçimiyle, masalsı siluetiyle, daha ilk bakışta, birbirinden gizemli öyküler anlatmayı vaat eder gibidir…” Kasrı Nehroz ile ilgili diğer güzellikleri sizin keşfinize bırakıyorum…

Devlet eliyle kalkınmaktan çok, kişisel çabalar ve bölge insanının verdiği desteklerle tarihini ve kültürünü bugünlere taşımayı başaran bu bölgede son durağım Hasankeyf. Yola çıkıyoruz. Devletin sular altında bırakmadan önce bir kez daha ziyaret ederek tarihi aklımın derinliklerine işlemek üzere Hasankeyf gidiyoruz.

Baraj çalışmaları sonrasında nüfusu 10 binden 3000’e gerilemiş olan Hasankeyf’te diğer kentlerde olduğu gibi bizi yine çocuklar karşılıyor…

Ezberledikleri bilgilerle hızlı ve arada yutkunarak, Hasankeyf’i anlatıyorlar. Kayalara oyulmuş ve içinde binlerce yıllık tarihi barındıran Hasankeyf’e tırmanıyoruz, çocukları ardımızda bırakarak.

Hasankeyf’in hangi tarihte kimler tarafından kurulduğu maalesef bilinmiyor. Ancak, kentin etrafındaki yüzlerce konut mağara, insanların buraya binlerce yıl önce geldiğini ortaya koyuyor. Hasankeyfteki kültürel mirasın ise Sümerler, Akadlar, Asurlar, Babiller, Medler, Persler, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Artuklular, Mervaniler, Selçuklular, Eyyubiler, Moğollar, Osmanlılar ve Türkler‘den gelen, 6 bin yıllık tarihi mirası yansıttığı belirtiliyor.

Kalenin bulunduğu yere doğru tırmanırken göz kamaştırıcı Hasankeyf’i kuşbakışı görme fırsatı buluyorum. Herkes birbirine, suların nereye kadar yükseleceğini ve neleri yok edeceğini anlatmaya çalışıyor.

Bu arada, “enerji ve su ihtiyacını karşılamak” amacıyla Ilısu Barajı’nı başlatan devletin sular altında kalacak olan Hasankeyf’te bir yandan da restorasyon çalışmaları yaptığını görüyorum. Kafam karışıyor. “Restore ederek sular altına gömmek tarihe duyulan saygı mı, tarihi şaşkınlık mıdır?” Düşünüyorum, çözemiyorum…

Anlaması gereken yerler duyar mı bilmiyorum ama, gruptaki dostlarla birbirimize “Bırakınız Hasankeyf Yapsın” diyerek, uzaklaşıyoruz yavaş, yavaş bu tarih ve kültür eşiğinden…

Yorumlara kapalıdır.