Çok Yakında

Suriye ve Irak’ın geleceği, Türkiye dış politikasının 2017’de uğraşacağı en yakıcı sorunlar olacaktır

Aralık 28th, 2016 | by Gazete Kuzey
Suriye ve Irak’ın geleceği, Türkiye dış politikasının 2017’de uğraşacağı en yakıcı sorunlar olacaktır
Türkiye
0

(Prof. Serhat Güvenç’in Kuzey’in Aralık sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

İçeride ve dışarıda kurumlar çözülürken Türk siyaseti ve dış politika

Son birkaç yıldır adet olduğunu üzere “Bizi zor bir dönem bekliyor” diye yazıya başlamak en doğrusu herhalde. 2010 yılından beri Türkiye siyasetinde her yıl bir öncekini aratacak gelişmelere sahne oluyor. Ülke siyasetinin gelip düğümlendiği konu ise rejim değişikliğidir. Bundan kasıt ise parlamenter sistemden başkanlık, ya da son günlerde kamuoyuna yanısıdığı haliyle partili cumhurbaşkanlığına geçiş arayışları.

Tasarlanan türde bir değişiklik köklü bir geleneğe sahip Türk parlamentosunu büyük ölçüde işlevsizleştirmeye ve Türkiye’de siyasetin kural ve kurumlarını yeniden yazmaya aday gibi duruyor. Oysa ki Türkiye, Akdeniz havzasında Fransa’dan sonra en köklü parlamenter geleneğe ve deneyime sahip bir ülkedir. Meclisin geçmişi Osmanlı devletinin Avrupa devletler sistemine eklenme gayretiyle reform peşinde koştuğu döneme dek uzanmaktadır. Diğer bir ifadeyle neredeyse 150 yıllık modernleşme ve batılılaşma macerasının ülkeye kazandırdığı belki de en önemli kurumdur. Tasarlanan rejim değişikliği hayata geçirilebildiği takdirde tarihi roller oynamış TBMM siyasetin merkezinden uzaklaştırılmış olacaktır. Dolayısıyla ülke yönetiminde TBMM’nin daha az söz sahibi olacağı bir rejimde siyasi partilerin rolü de o ölçüde önemsizleşecektir. Geçmiş dönemde iktidar partisi milletvekilleri zaman zaman “parantez kapatma” ya da “restorasyon” gibi hedefler dile getirmiştir. Bunlar geçmişle hesaplaşma hevesine işaret etmektedir. TBMM’nin de bu hevese kurban gitme olasılığı mevcuttur.

Geçmişle hesaplaşma hevesi mevcut kamplaşma ve kutuplaşmayı körükleyecektir. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen ve uzatılan OHAL uygulaması nedeniyle siyaset zaten her zamankinden daha dar bir alana sıkışıp kalmış durumdadır. Normalleşme ve ya da yeni bir normalin ortaya çıkışı bir hayli zaman alacağa benzemektedir. Darbe girişimi sonrası yeşeren “Yenikapı Ruhu” pek kısa ömürlü olmuştur. Ülkeyi yönetenler, yeni bir toplumsal sözleşme için değerlendirilebilecek bu fırsatı ıskalamış ya da ıskalamayı tercih etmiştir. Yenikapı Ruhu’ndan geriye AK Partininin rejim değişikliği taleplerine kritik destek sağlayan MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli’den gayrısı kalmamıştır.

Bu arada HDP de giderek meşru siyaset alanı dışına itilmektedir. PKK ve uzantılarının terör eylemleri HDP’nin meşru siyaset zemininde kalması hepten zora sokmaktadır. Tırmanan terör bu zemini giderek daraltmaktadır. Toplum Türkiye’nin yeniden ateşle sınandığına ve ölüm kalım savaşı verdiğine ikna edilmiştir. Görünen o ki güvenlik uğruna demokrasi, özgürlükler ve refahtan kolayca feragat edilebilecektir. Böyle giderse 2017 Türkiye’nin orta demokrasi ve orta gelir tuzağında geçireceği bir yıl olacaktır. Zira ekonomik göstergeler kötüleşmeye işaret etmektedir. Türk Lirası’ndaki değer kaybının olumsuz etkileri yine 2017 yılında ekonomiyi ve siyaseti etkileyecektir.

İçeride gücün giderek tek elde yoğunlaşmasından en büyük hasarı görenler, kurumlardır. Kurumların zayıflaması krizlerde ülkenin erken uyarı ve tepki yeteneğini ciddi biçimde törpülemektedir. En çarpıcı örnek Merkez Bankası’nın döviz kurlarının yükselişine karşı devreye sokabileceği en etkin enstrumana başvurmadaki isteksizliğidir. Cumhurbaşkanının faize bakışı, bağımsız ve güçlü olması gereken bu kurumun elini kolunu bağlamaktadır. Türkiye önümüzdeki puslu siyaset ve ekonomi iklimine kurumsal fren ve dengelerden mahrum girmektedir. Kurumlar sadece yetki ve etki bakımından değil, insan kaynakları bakımından da Türkiye tarihinin belki de en kırılgan döneminden geçmektedir. FETÖ ile mücadele kapsamında gerçekleştirilen tasfiyelerin ardından bürokrasinin toparlanması zaman alacaktır. 2017 yılında Türk askeri ve sivil bürokrasisinin ülkenin karşı karşıya olduğu sorunlar yumağıyla mücadeleye katkıları sınırlı olacaktır.

Bu bağlamda sadece ülkenin kurumları ile değil uluslararası kurumlarla bağları da giderek erozyona uğramaktadır. Bu yazı son halini alırken, Merkez Bankası’nın faiz yükseltme kararı gelmişti. Döviz kurlarını aşağı çeken bu kararın etkisi çok kısa sürdü. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerinin dondulmasını tavsiye kararı rüzgarı tersine çevirdi. 24 saatlik bir zaman diliminde yaşanan bu gelişmeler Türkiye gibi küresel sisteme eklemlenmiş bir ülkenin dışarıdaki algı değişimlerine ne kadar duyarlı olduğunun kanıtıdır. Bunların frenleyici, denetleyici ve nihayet cezalandırıcı etkisi Türk karar vericilerin seçeneklerini daratmaktadır.

Yaptığı açıklamalara bakılırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu etkiden hoşnut değildir. Bu hoşnutsuzluk kâh BM sistemine dönük “dünya beşten büyüktür” gibi söylemler, kâh “dolar yerine altın kullanmak” türünden öneriler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu meydan okuma güçlü bir Batı karşıtı bir çerçeveye oturtulmaktaysa da, yerleşik uluslararası düzenin önde gelen paydaşları artık sadece Batı ülkeleri değildir. Örneğin Türkiye’nin Suriye’deki güvenli bölge taleplerini karşılıksız bırakan BM Güvenlik Konseyi üyeleri Rusya ve Çin’di. Aslında son 20 yılda dünya siyasetinin ağırlık merkezi giderek doğuya kaymıştır. Kaymaya da devam edecektir. Özellikle Çin kimseyi ürkütmeden yükselmeye devam etmiş ve konumunu perçinlemiştir. Çin Yuan’ının IMF’in rezerv para birimleri arasına girmesi, INTERPOL’ün başına Çin’in Kamu Düzeni Müsteşar Yardımcısı’nın geçmesi bu yeni konumun uluslararası kurumlarda karşılık bulduğunu ortaya koymaktadır. Böyle bir ortamda dünya düzenine toptan karşıtlık, dış politikada mesafe alınmasını zora sokabilir. Anlaşılan Başbakan Yıldırım’ın göreve başlarken yaptığı “dostlarını arttıran, düşmanlarını azaltan bir dış politika” vaadi rafa kaldırılmıştır.

2017’de Türkiye’nin Batılı ortak ve müttefikleriyle ilişkileri yeni krizler doğurmaya adaydır. AB, Türkiye’de demokrasi ve hukun üstünlüğü alanında yaşanan gerilemeleri kaygıyla izlemekle yetinmektedir. Bugüne gelinmesin de AB’nin Türkiye’nin dışlayıcı ve horlayıcı tavrının rolü ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Dar görüşlü Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB perspektifini çıkmaza sokması, AB’yi de etkisizleşmiştir. Brüksel’in şu Ankara da pek hükmü kalmamıştır. Ankara geçici de olsa avantajlı konumdadır. Bu konum Suriyeli göçmenlerin AB’ye geçişini duruma göre engelleyebilme ya da kolaylaştırabilmesinden kaynaklanmaktadır. Ancak bunun geçici bir avantaj olduğu akılda bulundurulmalıdır. Özellikle Cumhurbaşkanın idam cezanının geri getirilmesine dönük mesajları ilişkileri daha da germektedir. Ne kadar yıpranmış olursa olursa olsun taraflar Türkiye-AB ilişkilerini koparmayı göze alamamaktadır. Avrupa Parlamentosu aksini önermiş olsa da artık inandırıcılığını yitirmiş müzakere süreci devam edecektir. Sıkça dile getirilen Şangay Beşlisi seçeneği ise henüz AB’ye ekonomik alternatif oluşturmaktan uzaktır. Zaten bu örgütün kilit üyelerinde Türkiye’nin katılımına ilişkin bir heves gözlenmemektedir.

Suriye ve Irak’ın geleceği, Türkiye dış politikasının 2017’de uğraşacağı en yakıcı sorunlar olacaktır. Ortadoğu’da düzeninin değişme ihtimali, Ankara’nın iştahını kabartmıştır. Ve adet olduğu üzere bir kez daha Musul ve dolayısıyla Lozan tartışma konusu haline gelmiştir. Türkiye’nin Ortadoğu’daki statükocu çizgisini ilk sorgulayan rahmetli Turgut Özal olmuştu. 1991 Körfez Savaşı sonrası taşların yerinden oynayacağını tahmin eden Özal’in “Bu kez mönüde değil, masada olmak istiyoruz” dediği rivayet edilir. Türkiye’nin mevcut Ortadoğu siyaseti de bu anlayışın yeni bir sürümü gibi durmaktadır. Sahada askeri varlık göstererek, yeni bölgesel düzen tasarlanırken diplomasi masasında yer tutulmaya çalışılmaktadır. Bu siyaset, Türkiye’yi Irak ve Suriye’de çatışmanın derinliklerine çekme riski taşımaktadır. Bu riskli politika içerdeki Kürt sorunun yeni bir sınırötesi boyut kazanmasının sonucudur. Suriye’de Kürtlerin elde ettiği kazanımlar, Ankara’yı tedirgin etmektedir. Ayrıca Ortadoğu jeopolitiği yeniden kurgulanırken, Türkiye’nin güneyde Irak’tan başlayan ve Suriye’yi kapsayan, kesintisiz bir “Kürt koridoru” ile Arap Ortadoğu’sundan yalıtılma olasılığı söz konusudur.

2017, içeride ve dışarıda Türkiye’yi yeni sınamalarla uğraştıracaktır. Kriz dönemlerinde bir tür “güvenlik ağı” oluşturan kurumların zayıf düşmüş olması bir dezavantajdır. Uluslararası kurumlarla bağların hasar görmesi ise Türkiye’nin işini daha da zorlaştıracaktır. Artık “değerli yalnızlıktan” dem vuran kalmadıysa da, Türkiye’nin yeni dost edinme arayışları özellikle dış politikada yaşanan yalpalamalar ve tutarsızlıklar nedeniyle hüsran ile sonuçlanabilir.

Yorumlara kapalıdır.

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com