Çok Yakında

Kim Danimarkalıdır?

Mart 17th, 2017 | by Adnan B. Baloğlu
Kim Danimarkalıdır?
Din
0

(Adnan Bülent Baloğlu’nun Kuzey’in Mart sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Yaklaşık yarım asırdır bu ülkenin havasını soluyoruz, ekmeğini yiyoruz, suyunu içiyoruz. Alın terimizle, bileğimizin gücüyle geçimimizi temin ederken, artık ayrılmaz bir parçası olduğumuz bu ülkenin ilerlemesi ve bekası için de çalışıyoruz. Bizim için iki vatan toprağı var: birisi Türkiye, diğeri Danimarka. Bu iki ülke bizim için et ve tırnak mesabesinde. Her ikisi de bizim için hayati öneme sahip ve her ikisine de derin, tarifsiz bir tutkuyla bağlıyız. Bu ülkede doğmuş, büyümüş, eğitim almış, hayatını kurmuş, mesleğini eline almış çocuklarımız ve torunlarımız var. Hatırlarsanız, vaktiyle ‘Biz artık göçmen değiliz, Danimarkalıyız’ demiştim. Bu hakikati bir kere daha kesin ve net bir dille tespit ve ifade etmiş olalım. Yazımın başlığındaki soruya gelince, bu soru bana ait değil. Kimin Danimarkalı olup olmadığına karar vermek bize düşmez. Ama biz bu konuda kendimizden eminiz. Bu ülkenin ‘asli’ vatandaşıyız; kendimizi öyle görüyoruz ve öyle hissediyoruz. Danimarkalı dostlarımızın bunu böyle bilmesinde yarar var.

Bununla birlikte, bir süredir piyasada ‘Kim Danimarkalı?’ tartışması süregidiyor. Bu tartışma 2016’da başladı ve Danimarka Kraliçesi II. Margrethe’in de katılmasıyla farklı bir boyut kazandı. Kraliçe, ‘Burada yaşamak sizi Danimarkalı yapmaz’ dedi. The Local’da haberi yapan Justin Cramer, ironik bir biçimde, ‘Bu soruyu Danimarkalılara sormayın, çünkü bu konuda onlar arasında bir fikir birliği yok’ diyor. Vakfımızı ve bizleri ziyarete gelen Danimarkalı bir papaz grubuna bu tartışmadan bahsedince, içlerinden biri elinin tersiyle iter tarzı bir hareketle, “Bu soru tartışmaya değmeyecek kadar saçma!” deyince, meselenin pek çok Danimarkalı nezdinde bir kıymeti harbiyesinin bulunmadığı kendiliğinden anlaşılıyordu. Zaman zaman medyanın herhangi bir konuda yaratmaya çalıştığı algının gerçekte toplum nezdinde bir karşılığının olmadığını hatırda tutmalıyız. Bu veya benzer sorular medyada ve entelektüel mahfillerde yalnızca bir merak saikiyle tartışılsa da, biliyoruz ki, çoğunluk Danimarka toplumunun böyle bir derdi yok.

Vakıa böyle olsa da, bu konudaki kanaatlerimizi sizinle paylaşmak isterim. Parlamento’da 55’e 54’le kabul edilen bir bildirgeyle başlayan tartışmanın özünde, Danimarka’da doğmuş ve büyümüş ama etnik kökeni farklı vatandaşların ‘gerçek’ Danimarkalı kabul edilip edilmemesi hususu yatıyor. Olaya ırk ve etnisite zaviyesinden bakanlar için burada doğmuş ve yetişmiş olmak ‘hakiki’ Danimarkalı sayılmak için kâfi değil. Burada doğmuş, büyümüş, hem yazma hem konuşma dilinde Dancası Türkçesinden kat be kat üstün olan Danimarka vatandaşı bir gencimize konuyla ilgili görüşünü sorduğumda bana cevabı şu oldu: “Ya evet maalesef Hocam, artık kendimize Danimarkalı diyemeyecekmişiz!?” Gencimiz hızını alamadı ve heyecanla devam etti: “Şayet ben kendimi Türk olduğum kadar da Danimarkalı hissediyorsam, bu ülkede doğmuş ve yetişmişsem, Kraliyet ailesinin ve çocuklarının isimlerini biliyorsam, duygularımı, şiirlerimi, şarkılarımı Danca yazıyor ve söylüyorsam, hatta bu ülkede asker ve polis dahi olabiliyorsam, vatandaş olarak sorumluluklarımı yerine getiriyor ve vergimi veriyorsam, demokratik haklarım çerçevesinde oyumu kullanıyor, seçiyor ve seçiliyorsam, bu ülkenin pasaportuyla dünyanın her yerine seyahat ediyorsam, kredi çekip ev, araba alabiliyorsam, Danimarka milli takımının maçlarına gidip lehte tezahürat yapıyorsam, Danimarkalı sayılabilmek için daha ne yapmam gerekir? Bütün bunlar niçin yeterli olmuyor?” Vallahi bu gencimize benim diyebileceğim bir şey yok. Gayet haklı, ama muhatabı ben değilim, ona cevap vermesi gerekenler bu tartışmanın ırkçı kanadında duran Danimarkalılar. Tabi şayet tatmin edici makul cevapları varsa…

Bugün dünyanın hiçbir ülkesi yok ki, bir şekilde göç almamış veya vermemiş olsun. Bunun en son ve canlı örneğini bizzat Türkiye yaşıyor. Hali hazırda ülkemizde savaş mağduru yaklaşık 3 milyon Suriyeli var ve son zamanlarda onlara vatandaşlık verilip verilmemesi meselesini tartışıyoruz.
Bir hatırlatmada bulunalım. 1800’lü yıllarda Avrupa’da vuku bulan göç dalgasından Danimarka da nasibini fazlasıyla almış. Çoğunluğu özellikle Kopenhag bölgesinden olmak üzere binlerce kişi, daha iyi bir yaşam umuduyla ülkesini terk etmiş. O dönemde ‘Yaşlı Dünya’ olarak tanımlanan Avrupa kıtasının kuzeyine düşen ülkelerini bırakıp Avrupa’nın kuzey limanlarından ABD’ye yelken açmışlar. Tahminlere göre, 1968 yılına kadar ülkeden göçen Danimarkalı sayısı 450 bin ila 500 bin arasında değişiyor ve bunların %70’i ABD’yi tercih etmiş. O günkü nüfusun %10’u göçmüş. 2009 rakamlarına göre bugün ABD’de 1,5 milyondan fazla Danimarka kökenli insan yaşıyor.

Dolayısıyla, şimdi ABD’de birileri çıkıp da ‘Gerçek Amerikalı Kim?’ tartışmasını başlatsa, bu tasnifin dışında kalacakları için son derece anlamsız, saçma böyle bir sorudan en fazla rahatsızlık duyan topluluklardan biri de orada kendilerini göçmen kabul etmeyen Danimarkalı göçmen toplumu olacaktır. Hatta bu tartışmaya buradaki Danimarkalılar da seyirci kalmayacak ve mutlaka katılacaklardır. Bilindiği üzere, Amerika’ya ilk gelenler kendilerini hemen ‘yerli’ konumuna koymuşlar ve sonra gelenlere ilginç muameleler yapmışlar, kurallar koymuşlardır. Örneğin, İtalyan yazar ve düşünür Giuseppe Goffredo‘nun bize söylediğine göre, 20. asrın başlarında ‘göçmen’ sıfatıyla New York’a ayak basan İtalyanların okuma-yazma bildiklerini ispat etmeleri ve ayrıca, Yeni Dünya’nın yaşam tarzına ayak uydurabileceklerini taahhüt etmeleri gerekiyordu. Tuhaf olan şu ki, Yeni Dünya’nın gerçek yerlileri kimdir diye araştırılsa, Kızılderililerin çıkma ihtimali oldukça yüksektir.

Şu halde bu soru özünde ayrımcıdır, ırkçıdır. Bu ülkeye nice onlu seneler önce göçmüş, sağlam sarsılmaz bağlarla bağlanmış, kopması imkânsız ve bana göre pek çok sebepten dolayı artık göçmen statüsünde görülmemesi gereken toplulukların aidiyet duygusunu ve kimlik bağını zayıflatacaktır. Kalplerini rencide edecektir. Bugün bu ülkede dışardan gelen göçmenlerle evli olan, evlenip boşanmış olan binlerce ‘öz’ Danimarkalı erkek ve kadın var. Bu evliliklerden doğan çocuklar, torunlar var. Anası veya babasından biri Viking kanından gelen, tartışmayı başlatanların tabiriyle, ‘öz’ Danimarkalı olan çocukları nereye koyacağız?

Gerçek Danimarkalı kimdir sorusunun cevabı bana göre gayet açıktır. Bu ülkeye tam bir sadakatle bağlanan, aidiyet duygusu gelişmiş, bu ülkenin tarihine, kültürüne, değerlerine saygı duyan, kanunlarına kusursuz riayet eden, vergisini muntazaman ve eksiksiz veren, işini, vazifesini layıkıyla yapan, kendisine tanınan vatandaşlık haklarına sahip çıkan, üzerine düşen görev ve sorumlulukları hakkıyla ifa eden, ülkenin milli menfaatlerini gözeten ve nihayet, pasaportunu dünyanın her yerinde gururla taşıyan herkes ‘gerçek’ Danimarkalıdır.

Bu vesileyle bir noktanın net bir biçimde altını çizmiş olalım. Bir ülkeyi kendi tarihi, ahlâki, felsefi, entelektüel değerlerinden koparacak, ulaştığı uygarlık düzeyinden geriye götürecek, evrensel insan haklarını yok sayacak, vatandaşları arasına fitne, ayrımcılık ve huzursuzluk tohumlarını ekecek her türlü karanlık, dayatmacı, hasta, mantıksız, şeytani fikir ve uygulama kesin ve net bir dille reddedilmelidir.

Bu çerçeveden bakıldığında, ırkçılık tehlikeli bir saplantıdır; neşvünema bulduğu ortamlarda kimseye huzur ve barış getirmemiştir. Irkçılık, ruhlarımızı, özgürlüğümüzü, uygarlığımızı ve varlığımızı hedef alan bir virüstür. Irkçılığın sebep olduğu korkunç olayları, toplu soykırımları burada tekrarlamak gereksizdir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz de, toplumları birbirinden koparacak, birbirine düşman edecek, bünyelerinde tamiri imkânsız yaralar açacak kadar büyük bir bela olduğu bilinciyle ırkçılığı yasaklamıştır: “Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık uğruna ölen Bizden değildir.” Irkın bir imtiyaz sağlamadığını da şu sözleriyle beyan etmiştir: “Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez!”

Avrupa demokrasileri meşruiyetlerini dini ideolojilerden ve köktenciliklerden almama hususunda oldukça kararlıdırlar. Bu konuda onların en temel dayanağı vaktiyle yaşadıkları ve ağır faturalar ödedikleri, fitilini Katolik-Protestan çekişmesinin ateşlediği din savaşlarıdır (1618-48). Aralıksız 30 yıl sürmüş. Bu savaşlara 1625 yılında 135 bin kişilik ordusuyla Danimarka da katılmış. Avrupa nüfusu bu savaşlarda erimiş ve siviller de dâhil olmak üzere yaklaşık 8 milyon insan hayatını kaybetmiş. Bu savaşların en önemli siyasi sonuçları arasında, modern egemen ulus-devlet sisteminin doğmasını ve din/kilise ve siyaset/devlet arasına net bir ayrım çizgisi çekilmesini özellikle belirtmeliyiz.

Aynı şekilde, bu demokrasiler, meşruiyetlerini etnik ideolojilere ve köktenciliklere kaptırmama hususunda da kararlı olmalıdırlar. Aksi durumda, pek çok mahfilde demokrasinin kurucu özelliklerinden biri olarak kabul edilen çoğulculuk özelliklerini yitirme tehlikesi ile yüz yüze kalacaklardır. Şayet toplum içindeki farklılıkları vurgulama, özünde birlik içinde çokluk türünden bir zenginliği kucaklamıyorsa, bir ayrımcılık peşindedir. Avrupa’daki ırkçılıkların asli hedefi de budur. Etnik kışkırtmanın siyasi iradeye dayattığı ırkçı politikalar sadece vatandaşlık kavramının değil, aynı zamanda demokrasinin de altını oyacaktır.

Unutulmamalıdır ki, Danimarka gibi ülkelerin sosyal demokrasilerini başarıya ulaştıran en önemli unsurlardan biri, feodal yapının egemen sınıflarının, büyük sermaye sahiplerinin dizginlenemez ihtiras ve taleplerine gem vurulmasıdır. Sosyal refah devletinin dünyadaki ‘numune’ ülkelerinden biri olan Danimarka’nın ırkçılık tuzağına düşmesi sosyal demokrasisinin bu ülkedeki tarihi başarı ve kazanımlarını sıfırlamak olacaktır. İnancımız o ki, Danimarka halkının ‘ortak aklı’, ‘aklı selimi’ bu sinsi tuzağa düşmeyecektir. Amaç, tüm vatandaşlarını ‘Danimarkalı’ üst kimliğinde buluşturan stratejileri ve politikaları hayata geçirmek olmalıdır.

Yorumlara kapalıdır.