Çok Yakında

Kardeş kavgaları ve “dış sesler”

Eylül 15th, 2016 | by Şebnem Seçkiner
Kardeş kavgaları ve “dış sesler”
Yazarlar
0

(Türkiye’nin en çok okunan anneli yazarı Şebnem Seçkiner’in, nam-ı diğer Manyakanne’nin Kuzey’in Eylül sayısı için kaleme aldığı yazısıdır.)

Merhaba… Geçen ayki tanışma yazımda size Avusturyalı Ebeveyn Eğitimi Derneği Elternwerkstatt’ın Avrupa’da Aile Bakanlığı’nın desteğiyle 14 yıldan beri sunduğu ABC Ebeveyn Ehliyeti programından söz etmiştim. Pedagog Andreas Keckeis’ın anlattıkları geçen ayki yazı ile sınırlı değildi. Dinledik. Ben, tek çocuk annesiyim. Ancak iki ya da daha çok çocuklu ailelerin “kardeş kavgası” sorunlarına değinmeden olmaz ki…

Kardeşler kavga ettiğinde ne yapmak gerekir? Bunu da bir örnekle açıkladı bize Keckeis. Aynen aktarıyorum. Ah bu arada, kendisi 5 çocuk babası bir pedagog. Bu yöntemin de ne kadar çok işe yaradığını üzerine basa basa anlattı bize…

Diyelim ki, Irmak ve Ayşe kardeş. Aralarında iki yaş var. Siz içeridesiniz. Odadan gelen sesler giderek yükseliyor. İçeri gittiğinizde gördüğünüz manzara, Irmak masada oturuyor, Ayşe elinde Irmak’ın boya kalemleri ayakta duruyor. İlk aklınıza gelen ne olur? “Irmak resim yapmak istedi fakat Ayşe elinden kalemlerini aldı.” O zaman aklınıza ilk geleni unutun. Burada sizin göreviniz “arabulucu olmak”.
· Objektif
· Yargısız
· Empatik
· Aktif dinleyen
· Tüm taraflı (Tarafsız olmak, dikkate almamaktır. Tüm taraflı olmak da iki tarafı da anlamaktır.)
· Süreçten sorumlu
· Ben dili ile konuşan
İşte bunlar, sizin sahip olmanız gerekenler. Peki sonra? Anlamaya çalıştığınız şey, çocukların orta tartışma konusunu bulmak. Kişisel meselelerinizi konuya dahil etmemek. Gördüğünüz manzaraya göre davranmamak. Eğer siz bu şekilde davranırsanız çocuklar arabuluculuğu kabul eder.

Olaya nasıl dahil olacaksınız?

“Bana ihtiyacınız olduğunu düşünüyorum…” Sakin, anlayacakları bir cümle. İkisi de bir durum yaşıyor. “Ne oldu” deseniz, herkes başka bir şey anlatacak. Çünkü ikisi de kendine göre haklı. Burada da doğru soru, tek tek “Ne yaşadın?” diye sormak. İkisini de yanınıza alıp, ne yaşadıklarını size anlatmalarını isteyebilirsiniz. Biri konuşurken, diğerinin de dinlemesini sağlamak sizin işiniz. Büyük kardeş sabredebileceği için yaşı küçük olandan başlayabilirsiniz. Dinlediğinizde olayın farklı olduğunu göreceksiniz. Siz mesela Ayşe’yi elinde kalemlerle gördüğünüzde ne sanmıştınız? “Kalemleri aldı vermiyor.” Oysa onları dinledikten sonra, aslında önce Ayşe’nin resim yapmak istediğini ama masayı Irmak’ın kaptığını anlayabilirsiniz. Onlar anlatırken tavrınız, beden diliniz çok önemli. Ayrıca tarafları ben dilinde konuşmaya teşvik etmelisiniz. “O yaramazlık yaptı” demelerine izin vermeden. Ve gördüklerinizi yansıtmamanız. “Kim suçlu, kim başlattı?” diye sormamanız. İkisini de dinledikten sonra ne yapacaksınız? O zaman bu örnekteki cümle şu olmalı: “Yani ikinizin de aynı anda aynı şeyi yapmak istediğini anlıyorum. Bu durumda ne yapacağız?” İşte bu soru, onları müthiş rahatlatır. Çözüm sunmuyor, çözümü beraber buluyorsunuz. Az önceki kavgayı değiştiremezsiniz fakat şu anda neye ihtiyaçları olduğunu görüyorsunuz. Bu tavrınız, bir dahaki tartışmada ne yapacaklarını da belirleyebilir. “Ne yapacağız” diye sorduktan sonra bekleyin, fikirlerini söylesinler. Eğer bunlar ortak bir payda da buluşmuyorsa, şimdiki cümleniz de “Peki başka ne olabilir” olsun. Zaten göreceksiniz, onlar kendi çözümlerini bulacaklar. Ya paylaşacaklar, ya süreli oynayacaklar ya da beraber başka bir aktivite yapacaklar. Bu çözüm sürecine dahil olmaları onları çok rahatlatacak.

DIŞ SESLER

Şimdi gelelim benim konuma. Yok canım, uzman değilim. Gerçi anne olduktan sonra keşke “Psikolog olsaydım” diye çok geçirdim içimden. Size benim kızımla yaşadığım bir şeyi anlatmak istiyorum. Hani aynısı size oluyorsa sakın benim hatalarımı yapmayın, kendinizi kahretmeyin. Katı gıda zamanı geldiğinde ne oldu dersiniz? Almadı. Bir ufacık pütüre bile tahammül edemedi. Denedim, denedim, olmadı. Neler yaptığımı yazmama gerek yok. Özellikle diş çıkarma dönemlerinde. Her şey püre oluyordu. Diş patlıyordu, hoop biraz yiyordu. Sonra diğer diş krizi başlıyordu. Ne zaman ki dişler tamamlandı, bizim de yemek sorunu çözüldü. Ben zaten bir susam bile yiyince kusmasına üzülürken, dışarıya yemeğe gittiğimizde çorba taşırken üzülüyordum. En çok üzüldüğüm sevgili “dış sesler” oldu.
· Pütürlü yemeyen çocuk mu olurmuş? Sen verememişsin.
· Bir yedirmeyi beceremedin.
· Benim arkadaşımın kızı her şeyi yiyor.
· Valla en basiti yemek yedirmek, onu bile yapamıyorsun.
· Anne olarak vicdanın nasıl sızlamıyor?
· Kendin ye ye, çocuğa verme.
· Herkes yapıyor ve sen yapamıyorsan artık kendinde hata arama zamanı gelmedi mi?

Yukarıdakiler ve türevleri gibi o kadar çok şey söylendi ki, aylarım burnumdan geldi. Oysa bu cümlelerin bir kulağımdan girip diğerinden çıkması gerekiyordu. Yapamadım. Kendimi sorguladım. Anneliğimi sorguladım. Çok uzun süre kendimi dünyanın en kötü annesi sandım. Bütün özgüvenim yerle bir olmuştu. Demek ki benim de kırılma noktam buydu. O kadar ki, terapiste gitmeye başladım. Ve işte o zaman gördüm aslında benim hatalı olmadığımı. Çuvallamadığımı. Ben de anne olmayı öğreniyordum, onu da geçtim, benim elimden gelen bir şey de yoktu. Pütürlü yememesi benim suçum değildi. Kendi suçu da değildi. İçi kalkıyordu. O ister miydi kusmayı? Beni bu denli suçlamasalar, karşıma geçip “Merak etme geçecek” deseler olmaz mıydı? Rahatlatmak yerine bir insanı üzmek neden daha çekiciydi? O dönemler Irmak yemek yemediğinde, ben de yemedim mesela. Ne saçma fakat yaptım işte.
Şimdi de neyi gördüm biliyor musunuz? Siz isterseniz ağzınızla kuş tutun, herkes her şeye konuşmaya bayılıyor.
– Ay bu yemeyen çocuk şimdi kilo mu almış?
– Spora göndermiyor musun, ne fena!
– Yoksa hâlâ kendi başına uyuyamıyor mu?
– Çok oyuncak alıyorsun, şımaracak?
– Ne gerek vardı özel okula?
– Ateşi mi var, üşüttün işte çocuğu?
– Ne yaptın da hasta oldu?
– Kalabalığa soktun mikrop kaptı işte.
– Kendi kıyafetlerini neden kendi seçiyormuş, giydirsene şık şık…

şebnem şeçkiner

Bitmiyor işte. Bu sorular, cümleler bitmiyor. Herkes kendini öyle mükemmel sanıyor ki, bir başkasını gayet rahat eleştiriyor. Kendindeki çuvaldızı görmeden, başkasının iğnesinin derdine düşüyor. Oysa biz anneyiz. Çocuğumuz için kimse bizim kadar iyilik isteyemez. Bırakın, anneliğimizi yaşayalım. Hani bu fotoğraftaki tişörtteki gibi “Do Your Own Thing” (Kendi işine bak) diye haykırasım geliyor çoğu zaman. Ne yalan söyleyeyim, artık yapıyorum da. Söylenenler artık bir kulağımdan girip diğerinden çıksa da bazen çok fena cevap verirken buluyorum kendimi. E o da benim kusurum olsun…

Yorumlara kapalıdır.

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com