Çok Yakında

Irkçılık virüsünü kasten yayanlar var!…

Şubat 10th, 2017 | by Adnan B. Baloğlu
Irkçılık virüsünü kasten yayanlar var!…
Din
0

(Adnan Bülent Baloğlu’nun Kuzey’in Şubat sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Öncelikle bir yanlış anlamayı düzelterek başlamak istiyorum. “Batı(lı) Zihnin Ben ve Öteki Algısı” isimli bir önceki yazımız sizlerden büyük bir rağbet gördü. Bazı okuyucularım, tırnak (“ “) içindeki uzun bölümü bir kaynaktan alıntı sanmışlar. Hatta çok hürmet ettiğim bir büyüğüm, “Bunu yazan ne güzel söylemiş Bülentçiğim. Bu sözler kimin, hangi kitabında yazıyor?” deyince, bir açıklama yapma gereği duydum. Değerli dostlarım, o alıntı şeklinde yazılan bölüm tamamen bana ait. Orada, ırkçı, elitist, bencil, kendini beğenmiş, kapitalist, sömürgeci zihniyetli bir Batılıyı kendi ağzından ben konuşturdum. Bu tasnife Amerika’nın Siyonist neo-muhafazakârlarını (neo-cons) mutlaka dâhil etmeliyim. Benim yaptığım bir bilinçaltı okumasıdır. Tarihe ve insanlığa tepeden bakan bir Batılı ırkçının, karşı kampa konuşlandırdığı Doğulu ‘öteki’ hakkında zihninin gerisinde yatan düşünceleri ifşa etmek istedim.

Mesela, bir ırkçı, gittiği bir restoranda hemen karşısındaki masaya bir siyahi oturduğunda ondan duyduğu tiksintiyi dile getirmez, ama oradan sessizce kalkar ve çeker gider. Aynı ırkçı otobüste giderken yanına bir siyahi oturursa yerinden hemen kalkar ve bir başka koltuğa oturur; tahammülde zorlanırsa bir sonraki durakta iner. Yüzünü buruşturmasından, hal ve tavırlarından içindeki ırkçı nefretin koyuluğunu anlarsınız. Ben bu nevi olaylara defalarca şahit olmuşumdur, zira ömrümün toplam 12 yılı Avrupa’da ve bu Avrupa toplumlarını gözlemekle geçti…

Hüküm vermek için orada yaşamış olmanız da yetmez, Batı’yı ve Avrupa’yı anlamak için tarihini ve içinden geçtiği süreçleri iyi bilmeniz gerekir. Zira iş yerinde gördüğünüz, sokakta, çarşıda müşahede ettiğiniz, muhatap olduğunuz her bir düşünce, tavır, tutum, davranış ve uygulamanın ardında uzun bir zaman tünelinden doğru akıp gelen, tarihin zahmetli girdaplarında muhtelif sosyal, fikri, siyasi, ekonomik, kültürel unsurlarla harmanlanan derin bir toplumsal birikim, tecrübe ve alışkanlık yatıyor.

Bir tespit yapalım. İnsanlığın en müzmin hastalığı olan ırkçılığı bugün hemen bitirivermek kolay değil. Irkçılık insanlığın tarihiyle yaşıt; dün vardı, bugün de var ve ilk ırkçı Şeytan’ın peşinden gidenler var olduğu sürece yarın da var olacak. Dolayısıyla her zaman, her yerde, farklı tarz ve şekillerde karşımıza çıkabilir. Öyle ki, ırkçılık futbol sahalarından da eksik değil. Bir örnek olması açısından Mailonline adlı haber sitesinin 30 Ocak 2017 tarihli sitesinden bir alıntı yapalım. Sitenin haberine göre, 2012 yılından bu tarafa İngiltere’de futbol sahalarında 350’den fazla ırkçılık olayı vuku bulmuş. İngiltere’de ırkçılığın bir sosyal problem olmaya devam ettiği haberde özellikle vurgulanıyor.

Bunları söylerken, Batı halklarının tamamının ırkçı duygulara ve düşüncelere sahip olduğu, ırkçı tavırlar sergilediği kesinlikle anlaşılmasın. Her ırkçı Batılı değil; her Batılı da ırkçı değil. Irkçı, nevi şahsına münhasır bir varlık! Irkçılığın milliyeti, dini, cinsiyeti yok! Irkçılık bir beyin virüsüdür, içerden kemirir. Irkçılık, yani kendi deri rengini kutsama ve milliyetine tapınma hali, bir zihinsel saplantıdır. Tedavisi zor, amansız bir hastalıktır. Irkçı, aynı zamanda, bir ‘kesin inançlı’dır; onun için ırkçı olmak hayata değer katan bir amaçtır.

Irkçılık bir ölümcül ideolojiye dönüştüğünde tehlikenin boyutları tahmin edilemez bir biçimde büyür. Ölümcül bir ırkçı, eline fırsat geçerse, gözünü kırpmadan katliamlara girişebilir. Nitekim tek başına masum 77 kişiyi öldüren, 242 kişiyi de yaralayan Norveçli Anders Behring Breivik bunun tipik bir örneğidir.

Ben tam bu satırları yazarken, bir haber kanalı menfur bir saldırı olayını haber veriyor. Kanada’nın Quebec eyaletinin başkenti Quebec City’de bir camiye namaz esnasında giren 3 saldırgan, 6 kişiyi öldürmüş, 8 kişiyi de yaralamış. Hemen önyargılı olmayalım; bu hain saldırı bir terör saldırısı da olabilir, bir ırkçı saldırısı da olabilir. Hangisi olursa olsun, korkunç bir eylem ve tek bir izahı var. Ruhunu şeytana satanların hiçbir insani değeri ve kutsalı yok. İdeolojilerin içinde yoğrulan insan suretindeki caniler, insanlığı değerleri üzerinden vurma, köşeye kıstırma ve nihayetinde, şayet başarırlarsa, kafalarındaki bağnaz ve karanlık ideolojileri dayatma peşindeler. Allah bu şeytanların şerrinden bütün insanlığı korusun!

Kaldığımız yerden devam edelim. Aynı şekilde Nazizm de katı ırkçılığın bir ideoloji formuna dönüştürülmüş haliydi. Vaktiyle bu ideoloji saçma sapan hipotezler eşliğinde, laboratuvar ortamlarında saf, arı ırkı üretme çabalarına ilham olmuştur. İnsan ırklarının kalite bakımından hiyerarşik bir sıralamaya tabi olduğu ve en tepede ‘efendi’ ırkın yer aldığı safsatasından yola çıkılarak Avrupa’da enstitüler dahi kurulmuştur.

Hitler için ‘efendi’ ırk, Alman ırkının mensup olduğu ‘Nordik’ (kuzeyli) ırkı, bir diğer adıyla ‘Aryan’ ırkı idi. Ona göre bir Yahudi, Almanya sınırlarında doğsa bile asla bir Alman değildi, bilakis yok edilmesi gereken, aşağılık ve asalak biriydi. Kavgam adlı eserinde, Yahudilere duyduğu derin nefreti şu kelimelerle dile getirir Hitler: “Uzun palto giyen bu adamların kokusunu duydukça, içime bulantı geliyordu. Elbiseleri pis, kaba insanlardı… Pis görünüşlerinin altından ahlâki pislikleri ortaya çıktığında tiksintim bir kat daha artıyordu… Zira özel ve toplumsal hayatta Yahudi parmağının bulaşmadığı hiç bir pislik ve şer yok… Bir Yahudinin asla bir Alman olamayacağını keşfettiğimde derin bir oh çektim. Neticede milletimin düşmanını da öğrenmiş oldum… Yahudiye karşı savaşmak demek, Tanrı’nın kanunlarının hâkim olması için savaşmak demektir…” Hikâyenin gerisi malum…

Hitler’in ‘Kavgam’ olarak nitelediği hayatının emeli, yani Yahudi neslini kurutma –ve de Marksizm’i ortadan kaldırma– hedefi ile Breivik’in ihtirasla peşinden gittiği ‘romantik savaşçı ideali’ özde aynıdır. Hitler’e göre, zayıf ve hasta olanı yok etmek, ‘güçlü’ için daha mükemmel ve arınmış bir ortam yaratmak için elzemdi. Bu anlayışın ilham kaynağı, ‘sosyal Darwinizm’ olarak kavramlaştırılan, Darwin’in ‘doğal seleksiyon’ tezi idi. Buna göre, tıpkı hayvanlar ve bitkiler gibi insanlar da ayakta kalabilmek, varlıklarını devam ettirebilmek için yarışırlar. Bu yarışın sonunda ‘en sağlam’ olan, şartlara ‘en iyi uyum sağlayan’, yaşama hakkına sahip olur. Bu tezin savunucularına göre, aynı şekilde, güçlü devletler ayakta kalacak, zayıflar yok olup gideceklerdir. Yaşam hakkı sadece ve sadece güçlünündür. Nitekim yine bu fikrin savunucularına göre, hali hazırda dünya da 2,5 milyar civarında ‘çöplük’ tabir edilen, hastalıklı, aciz, yoksul, hiçbir mahareti ve üretimi olmayan, sadece yardımlarla ayakta durabilen, zaten kısıtlı olan yeryüzü kaynaklarına herhangi bir bedel ödemeden ‘beleş’ konan insan topluluğu var.

Şimdi burada biraz soluklanalım ve önemli bir hatırlatmada bulunalım. Biricik Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) “Irkçılığa çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık (asabiyye) uğruna ölen bizden değildir” derken, bir virüs gibi yayıldığında ırkçılığın yeryüzü toplumlarının huzur, barış ve kardeşliğini bozabilecek en büyük fitnelerden biri olduğunu çağlar öncesinden haber veriyordu.

Şu bir gerçek ki, tarihte çok az toplum, pek nadiren, topraklarına gelen yabancılara bir ensar–muhacirun (yardım, koruma ve barınma için kucak açanlar –zorluklar ve savaşlar sebebiyle yurtlarından göç edenler) kardeşliği örnekliğinde kucak açabilmiştir. Osmanlı Devleti 500 küsur yıl önce İspanya’da engizisyon zulmünden kaçan Yahudilere ve Müslümanlara, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de savaştan kaçan Suriyelilere kucak açarken önlerindeki en büyük örnek, ensar-muhacirun dayanışması ve kardeşliği idi. Darda kalana yardım etmek, kuyuya düşene elini uzatmak, aç olanla azığını paylaşmak, savaş ve kıyımdan kaçana kol kanat germek bizim mayamızda var. Zira biz, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevdik; hiçbir menfaat olmaksızın sevdik, yürekten sevdik, ölümüne sevdik. Bu sevgi, bizim tarih boyunca da insana bakışımızın ve sosyal ilişkilerimizin mihenk taşını oluşturdu. Kişiye saygı, aynı zamanda onun varlığına, özgürlüğüne, inancına, fikrine saygıdır düsturundan hareket ettik… “Bir kez gönül yıktınsa; bu kıldığın namaz değil” hassasiyetinde olmaya özen gösterdik…

Diğer taraftan bugün ırkçılık, yeni bir görünümle karşımızda: yabancı düşmanlığı üzerinden İslamofobi çığırtkanlığı. Bu tür ırkçılık nezdinde, bütün Müslümanlar ‘potansiyel terörist’ hükmündedir. Bunun üzerinde daha sonra ayrıca duracağız.

Biz burada şunu vurgulamış olalım: ırkçı Batılı zihniyet, kendini giderek, kendi elleriyle ördüğü bir psikolojik duvarın ardına kapatıyor. Bu bağlamda, Batılı hükümetler her gün aldıkları yeni kararlarla, başlattıkları yeni uygulamalarla ırkçıların tuzağına düşüyorlar.
Amerika’da yeni bir başkanla birlikte yeni bir süreç başladı; bu sürecin özellikle bölgemizde ne tür gelişmelere sebep olacağını zaman gösterecek. Çiçeği burnunda Başkan Trump, gelir gelmez Meksika sınırına duvar çekme ve hemen ardından da içlerinde Suriye, Irak, İran, Libya, Sudan, Somali ve Yemen’in bulunduğu 7 Afrika ve Ortadoğu ülkesine vize yasağı getirme kararını imzaladı. Eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, ülkedeki Müslümanlara kayıt olma mecburiyeti getirildiği takdirde tepkisini koyacağını şu sözleriyle beyan etti: “Ben Katolik olarak büyüdüm, sonra Protestan oldum. Daha sonra ailemin Yahudi olduğunu öğrendim ve dayanışma adına Müslüman olarak kayıt olmak için hazırım” dedi.

Sayıca az da olsalar insaflı düşünen ve kitabın ortasından konuşanlar var…
Buraya kadar anlattıklarımla asıl şunu söylemek istiyorum. Sokaktaki ırkçıyı bir şekilde tanırsınız. Saç tıraşından (mesela dazlaklar), kolundaki, boynundaki, ensesindeki gamalı haç dövmelerinden, kulağına, boynuna astığı kolyeden, küpeden vesaire vesaire… Bunlar eylemci ayak takımıdırlar. Pek çoğu ayyaş ve uyuşturucu müptelasıdır; beş parası yoktur, belediyelerin yardımlarıyla karınlarını doyururlar. Bir olaya karışırlarsa yakalamanız kolaydır. Aynı şekilde sokaktaki ırkçıyı ırkçı ve İslam düşmanı kitaplarıyla, makaleleriyle, haberleriyle, filmleriyle, siyasi demeçleriyle ve ipe sapa gelmez, asılsız söylemleriyle kışkırtan, azdıran gazeteci, yazar, akademisyen, siyasetçi, sanatçı vb. takımını da tanırsınız. Onlar da ortadadır.

Peki, bu ikinci grubu paralarıyla besleyen, savaştan terör, terörden savaş üreten, terör ve savaşlarla servetlerini katlayan, yeryüzünü kendi jeopolititik ve jeostratejik çıkarlarına göre bölgelere ayıran ve sudan bahanelerle işgal edip ellerindeki korkunç silahlarla kıyımlar yapan gerçek ırkçıları tanır mısınız? Yeryüzü talanının ardındaki ırkçı mekanizmanın gerçek sahiplerini bilir misiniz? Asıl ve en tehlikeli ırkçılar onlar. Ama onları tanımak, bulmak zordur. Pek göz önünde dolaşmazlar. Silah sektörü, medya, sektörü, film sektörü, dünya ekonomisinin ve siyasetinin kilit kurumları vs. ya onların elinde ya da kontrolündedir…
Sözün özü, yeryüzü insanlığının kaderini belirlemek üzere geceli gündüzlü sinsi planlar tasarlayan bir avuç karnı tok sırtı pek, milenyumcu, elitist, bencil, kapitalist, sömürgeci savaş çığırtkanı bir yandan da ırkçılığı ve İslam korkusunu sürekli körüklüyor. Bunu yaparken kendini açığa çıkarmıyor, parayla tuttuğu ırkçı ve yabancı düşmanı taşeronları onlar adına bu görevi ifa ediyor. Onlar için parola şu: ‘Ne kadar kaos, karmaşa, terör ve savaş, o kadar bol kazanç ve refah!”

Söyleyecek çok şeyimiz var ama alanımız sınırlı. Bu konuda daha fazla malumat sahibi olmak isteyenler, lütfen küreselleşme ile ilgili yazılarımızı tekrar okusunlar. Irkçılık virüsünün giderek daha fazla yayıldığı günümüzde, sözlerimizi kulağımıza bir küpe olsun kabilinden konuyla alakalı bir ayeti kerimenin meali ile sonlandıralım:
“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Kendinize mahsus bir kimlik sahibi olmanız, birbirinizi farklı kimliklerinizle tanıyıp yardımlaşmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Ama şunu da bilin ki, Allah katında en değerli olanınız, O’nun emir ve yasakları hususunda en duyarlı, en dikkatli olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.“ (Hucurat Suresi 49/13).
Allah’a emanet olun.

Yorumlara kapalıdır.