Çok Yakında

Güven toplumu korunmalı

Nisan 10th, 2017 | by Adnan B. Baloğlu
Güven toplumu korunmalı
Yazarlar
0

(Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU’nun Kuzey’in Nisan ayı sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

‘Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin!’ Şuursuzca sarf edilen bu ‘yanlış’ cümleyi günlük hayatta ne yazık ki sıkça duyar olduk. Baba oğluna, oğul babasına güvenmeyecek de kime güvenecek? Birileri baba ile oğulun, kardeş ile kardeşin arasını açmaya çalışıyor. Hesap ortada, biraz düşünen anlar kastettiğimizi. Fertleri birbirine yaslayan ‘güven/emniyet’ duygusunu sinsice yok etme peşinde birileri. Unutmayalım ki, dilde başlayan alışkanlıklar, zamanla kalplere demirler. Bunun farkında olmalıyız. Milletimizi maddi-manevi kültürel değerlerinden koparmak için yola çıkanların değirmenine biz de su taşımak istemiyorsak saçma sapan ifadelerden özenle kaçınacağız.

İnsanın mayası bozulursa…

Toprak bozulunca insanın mayası da sadeliğini kaybedermiş. Bedeni güzel, bakımlı, alımlı, cilalı olsa da içerde ruhu bozulmaya, kalbi çürümeye başladığında önüne geçilmez insanoğlunun. Adam olma vasfını yitirir. Onu durdurabilene aşkolsun! Onun bozulması başka bir şeye kesinlikle benzemez. ‘Ciğeri baş para etmez’ deyimi ‘adam’ olmayanları tarif için kullanılır. Ruhun derinlerinde başlayan bozulma bir kanser hücresi gibi benliği çepeçevre sarıp beyni de ele geçirdiğinde felaket başlar. Önce kimlik tahrip olur, akabinde aile, sosyal çevre ilişkileri bozulur ve nihayetinde kültürel hafıza ve aidiyet de buharlaşır. Bu telafisi imkânsız kayıpların maliyeti ‘derin’ bir yalnızlaşma ve ‘köklü’ bir yozlaşma halidir. Böyle bir psikoloji ve ruh hali yıkma, yakma, yok etme, tahrip etmenin bir aracına kolaylıkla dönüşebilir. Örnek mi istiyorsunuz, yeryüzünde olup bitenlere ibret gözüyle bakın yeter.

Güven toplumu hedefte…

Bugün, kim ne derse desin, dünyamızı hoyratça sömürmek ve kirletmek, kasıtlı biçimde ‘öteki’ olarak konumlandırdığı varlıklar üzerinden bir tahakküm ve sömürü düzeni kurmak üzere yola çıkmış bir avuç karnı tok, sırtı pek kapitalist bir seçkinci ve elit grubunun dayattığı bir sistemin anaforu bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Bu acımasız sistem yakaladığı toplumları uçlara savuruyor, değerlerini ellerinden alıyor, fertlerini tatminsiz, hırslı, hazcı, bencil şahsiyetlere dönüştürüyor. Kimlikler, benlikler, bilinçler, ruhlar ağır hasar alarak yaralanıyor, parçalanıyor ve hatta ‘ölümcül’ unsurlara dönüşebiliyor. Bu sistemin yayılma hızını hedef toplumların çözülme ve parçalanma hızı ile pekâlâ ölçebiliriz.

Güven ve emniyet toplumları yeryüzünü sömürmek hedefine kilitlenmiş bir Sistem’in ağır saldırılarına maruz kalmış vaziyette…

‘Sistem’ kavramı ile neyi kastettiğimi merak edenler için açmada yarar görüyorum. Sistem ile kastım, kişinin çıkarlarını toplumun çıkarlarıyla çatıştıran düzendir. Dahası, seçkinciliği, ırkçılığı, sınıfsal tahakkümü, ekonomik ve siyasi sömürüyü, adaletsizlik ve eşitsizliği dayatan bir sistemden söz ediyorum. Kültürel çeşitliliği küresel tek bir kültüre indirgemeye çalışan, etnik farklılıkları yok ederek tek bir ırkı, tek bir etnik yapıyı diğerlerine ‘efendi’ kılma çabası içinde olan bir sistemi konuşuyorum. Sınırsız özgürlük ideali ile şişirdiği fertleri ‘korkunç’ bir bencillikle yoğuran bir sistemden dem vuruyorum. Farklı din, kültür ve toplumları inatçı önyargılarla, basmakalıp fikirlerle, bağnaz cehaletle ayrıştıran, ötekileştiren, günah keçisi yapan acımasız bir sistemi kastediyorum. İdeolojik, stratejik, ekonomik ve siyasi amaçları ve çıkarları için terör odaklarını üreten, besleyen, onlara kucak açan, lojistik destek sağlayan sinsi bir sistemi mevzubahis ediyorum. İnsani, ahlâki, vicdani değerleri kendi menfaatleri için eğip büken, süregiden zulüm, vahşet ve sömürüye gözünü, kulağını ve vicdanını kapatan, bir damla petrolü bir damla insan kanından yüce tutan bir sisteme dikkat çekiyorum.

Küreselleşme kapitalist sömürüyü dayatıyor

‘Küreselleşme’ kisvesi altında bir ahtapot gibi kollarını her yere uzatan bu sistem giderek pekişiyor ve kurumsallaşıyor. Amaçlarına ulaşmak için her şeyi mubah görüp ‘bırakınız yapsınlar’ eyyamcılığını şiar edinen bu sistem, güven toplumunu da alttan alta kemiriyor.

Hırslarına ve güçlerine direnen, menfaatlerine taş koyan direnç odaklarını yok ediyor, onların dayanışma, yardımlaşma, imece ve kardeşlik kültürünü tarumar ediyor, kavramlarının içini boşaltıyor, fertlerini birbirinden koparıyor, kardeşi kardeşe düşman ediyor. Bu sistemin önünde direnen toplumlar türlü türlü hile ve desiselerle içerden çökertilmeye çalışılıyor. Velhasıl, bu sisteme karşı koyma cesareti gösteren toplumlara büyük bedeller ödetiliyor. Bugün ülkemizin milli birliğine ve değerlerine içerden ve dışardan yönelik saldırıları bu zaviyeden okumanızı özellikle tavsiye ediyorum.

Kapitalizmin tahripkâr, mutlak gücünü arkasına alan bu sistem, kendi ahlâksızlıklarını demokrasi, ifade özgürlüğü, insan hakları gibi kavramların ardına gizliyor. Çıkarlarına bekçilik yapan, bu çıkarları koruma adına kendi halkına kıyım uygulayan otoriter rejimleri kolluyor, diğer taraftan kendisine muhalefet bayrağı açan toplumları karalıyor, aşağılıyor, yalnızlaştırma ile tehdit ediyor. Bu sistem doğayı tahrip ediyor, yerel kaynakları sömürüyor, özgün yerel kültürleri, yerel üreticileri yok ediyor, yerli insan malzemesini ve onun emeğini nesneleştiriyor, metalaştırıyor.

Bu sistem, ilerleme, yenilenme, gelişme gibi olumlu sıfatları kendi tekeline alırken, ‘Tekelci Küresel Sermaye’nin gücünü kırmaya çalışan, onun sistemli sömürüsüne karşı koyan muhaliflerini ‘küreselleşme karşıtı’ gericiler, barbarlar olarak niteliyor.

Özetle bu sistem, toplumun dayanışma ve kardeşlik duygularını tahrip ediyor, ortak hafızasının kayıtlarını siliyor, onu ayakta tutan dinamikleri teker teker çökertiyor. Toplumsal bağları çözerek fertleri arasına kin, nefret ve düşmanlık tohumları ekmek suretiyle toplumsal çöküşe zemin hazırlıyor.

Toplumsal bağlar zayıflarsa…

“Toplumsal bağlar” der, Buhranlarımız adlı meşhur klasik eserinde Osmanlı devlet adamı Sadrazam Said Halim Paşa (1863-1921), “geçmişte ortaklaşa yaşanan bir hayatla bizden öncekilerin manevi ve fikri mirasıdır. Yani insan ile zamanın ortak ürünü olan gelenek ve alışkanlıkların oluşması ile kurulur. Bu bağların yerine insanın hayal edebileceği başka hiçbir bağın konulamayacağını bilmeliyiz” (İst. 1985, s.78). Toplumsal bağlar, toplumların en değerli sermayesidir, gelecekteki bekasının teminatıdır; bu bağlar toplumun fertlerine emanettir.

Bir kez daha vurgulayalım: sınırsız özgürlük ideali ile benlikleri pohpohlanan fertler bağnaz bir bencillikle yoğrulmak gibi kötü bir kaderle karşı karşıyadırlar. Özgürlüğü toplumsal dayanışma ve güvenlik uğruna elde etmenin ferde bir yararı yoktur. Zygmunt Bauman bunu “özgürlüksüz güvenlik, köleliğe eşittir” şeklinde formüle eder ve şunu ekler: “Güvenliğin olmadığı bir özgürlük, terk edilmek ve kaybolmak ile eşittir… Bireyselleşme, insani değerler yok olurken gerçekleşen bir değiş tokuştu.” (Cemaatler, İst. 2016, s.26-28).

Bu özgürlük gerçekte tüketime endeksli, müsrif, tutkulara esir, hazcı, değer üretmeyen, değer, erdem ve kutsal tanımayan, insaf, izan ve vicdandan yoksun bir özgürlüktür. Kapitalist sistemin ‘özgür’ bireyi, daha doğrusu hedeflediği ‘özgür’ insan tipolojisi tam da budur. Kapitalist piyasanın en önemli metaı insandır; maddi kazanca en hızlı tahvil edilebilecek şey insan bedenidir. Şimdi zengin devleti olarak anılan toplumların zenginliklerinin temelinde bir zamanların ‘köle ticareti’ olduğunu lütfen hatırlayınız. Bedenden önce ruhların teslim alınması esastır. Ruhlarını yitiren bedenler, başsız tavuk misali kapitalist pazarın şaşaalı tezgâhlarında yerlerini alırlar. Onlara altın kadehte sunulan özgürlük, ruhları teskin etmekten uzak, cismani zevklerle tatlandırılmış bir sahte şerbettir ancak…

Ailevi ve toplumsal bağlardan kopmanız yetmez; bazen dini değerlerden de kopmanız talep edilir sizden. Hayatın duygu boyutundan, toplumun ortak ahlâki ve manevi değerlerinden hızla uzaklaştığınızda, küresel dünyanın ortasında kendinizi köklerinden sökülmüş bir ‘garip’ olarak bulma riskiniz yüksektir.

Özellikle üretici özgünlüğü zamanla yok eden bir bireyciliğin Doğu toplumlarında yaygınlaştırılmaya çalışılması bir tesadüf değildir. Bu bireyci ideolojinin hedefi, ferdi ‘kendi’ olmaktan çıkarıp ‘sıradan biri’ olmaya, ‘özne’ olmaktan çıkarıp bir ‘nesne’ olmaya zorlamaktır. Bu ideoloji neticede kendi ‘tüketim/israf’ ekonomisinin kendisinden talep ettiği hazcı bir ‘birey’ tipolojisi üretir ve bunu ‘ideal’ etiketi ile dayatır. Bu bireyin üretmeden tüketmesi önemlidir; bu tüketici ‘küresel birey’, küresel pazarın göz kamaştıran dünyasına sokulur. Onu bu piyasanın anaforuna sokanlar ‘küresel pazarın’ esnek, akışkan ve cazip ürünleriyle onun benliğini ve kimliğini sürekli olarak yeniden kurgularlar. Bu birey, ‘her şeyin mubah olduğu’ bir iklimde değerlerinden, ait olduğu köklerinden sökülmüş, tabir caizse tam istenen kıvama sokulmuş, metalaşmış bir ‘öteki’dir. İstenen kıvama gelmiş olsa da yine de itilen ve kakılan bir ‘öteki’ olmaktan kurtulamaz.

Hiçliğin kucağına terk edilmek…

Hepsinden önemlisi, bu sistem, toplumdan kopardığı fertleri Tanrısından da kopartarak hiçliğin, nihilizmin kucağına terk eder. Bu onun için daha korkunç, daha beter bir yalnızlıktır. O artık, “Allah’ı unutan, Allah’ın da ona kendisi için neyin iyi olduğunu unutturduğu yoz, sorumsuz, yoldan çıkmış biridir” (Haşr, 19).

Fransız coğrafyacı, yazar ve anarşist Élisée Reclus (1830-1905), aşırı bireycileşmiş, dünyayı ne kadar özel mülk ve aile varsa o sayıda birbirine düşman küçük devletlere bölen uygarlığın bir gün çökeceğini ve insanların hayatta kalabilmek için birbirinin yardımına muhtaç olacağı uyarısını yapar.
Huzur, güven ve istikrar toplumunu inşaya ihtiyacımız var. Kavramlarımızı, değerlerimizi yeniden keşfe ekmek su gibi muhtacız. Can ve mal güvenliğini teminat altına alan, zayıf ve güçsüzleri koruyan, fakir ve muhtaçlara yardım eden, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşliği şiar edinen, adalet ve hakkaniyeti gözeten, mazlumun hakkını arayan, zulme set çeken bir erdemliler topluluğunu yeniden bir araya getirmemiz biçim tarihi bir görevdir. Farklı dünya görüşlerini, farklı kabiliyetleri ortak ahlâki ilke ve değerlerle toplumun refahı ve kalkınması hedefinde buluşturan bir güven toplumu olmak mecburiyetindeyiz.

Güven toplumu yaşamalı; onu yaşatmak ve diri tutmak için herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli…
….
İslam ümmeti olarak Ramazan orucu ile taçlanacak mübarek üç aylara girmiş bulunuyoruz. Bu sebeple mübarek üç aylarınızı tebrik ediyor, bütün dünya uluslarına esenlik ve barışa vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum. Allah’a emanet olun.

Yorumlara kapalıdır.