Çok Yakında

Çünkü biz robotuz

Ocak 23rd, 2018 | by Şebnem Seçkiner
Çünkü biz robotuz
Yazarlar
0

Manyakanne Şebnem Seçkiner’in köşeyazısıdır…

Kadın yorgun olamaz.

Kadın üzgün olamaz.

Kadın düşünceli olamaz.

Kadın isyanlarda olamaz.

Hem de hiç olamaz.

Kadın dediğin hep güler.

Hep bakımlıdır. Göz kalemi akmış olamaz. Eski bir tişörtle evde gezemez.

Kadın sinirli olamaz.

Sinirlenecek ne var değil mi? Hele bu ilk yazdığım yorgun olma durumu… Aman aman… İnsanüstü bir performans sergilemen lazım. Sen yorgun olamazsın. 24 saat neyine yetmiyor. Bitir işte işlerini!

Çalışsan da çalışmasan da yorgun olmaya hakkın yok. Her zaman işten eve gelen erkek daha yorgundur. Sen evden çalışsan da, mesai saatlerin ondan fazla olsa da ya da tam gün bir işte olsan da, o gün arka arkaya beş toplantı yapsan da yorgun olmaya hakkın yok.

Hele ki işin benim gibi “nerede olursan ol yeter kibilgisayar yanında olsun” gibiyse “aman canım ne var, bütün gün goy goy” denmiyor mu, işte o zaman ben hakimiyeti kaybediyorum.

İşin kötüsü ben ne zaman yorgun, sinirli, üzgün olsam, ev kaynıyor. Normalde tatlı bir sitcom tadındaki, bol şakalaştığımız, güldüğümüz, sarıldığımız, oyun oynadığımız evimiz bir anda en ağır korku filmine dönüyor. Yok korku değil, gerilim filmi. Bir kere korkutup bitmiyor, saatlerce geriyor.

Anlaşılmadıkça içimden “O neden burada?  Sen neden böyle dedin?” diye söylenen, dırdırlanan, aşırı sevimsiz bir kadın çıkıyor. Sevimsiz kadın çıktıkça Arkın ve Irmak “neyi var acaba” demek yerine üzerime gelince sevimsiz kadın “cadı”ya dönüşüyor.

Peki sonra?

Yorgun olan sen, bozuk olan sen, baba kız birbirlerine sarılıp oturuyorlar. O zaman da başlıyor bir kalp sızısı.

“Bak sen neler yaptın, ama babasına sarılıyor.”

“Gördün mü, bir kez kötü olduğunda hemen ikinci plana atılıyorsun.”

“Ya beni sevmiyorsa? Ya beni kötü görüyorsa.”

“Kahretsin, yine bir çuval inciri berbat ettim. Bu gece bana bir şey olsa çocuk böyle hatırlayacak.”

Ne senaryolar yazıyorum, inanamazsınız.

Geçenlerde arızaya bağladım.

“Bakın. Bir anlamaya çalışın. Belli ki bende bir arıza var. Her zaman böyle değilim ki. neden alttan almıyorsunuz” dedim. Hadi 41 yaşındaki adama dedim de sekiz yaşındaki çocuk ne anlar?

İkisi birden “E ama sen de yorgun olduğunu söylemedin” demesinler mi? Ortalık resmen birbirine girdi. Hadi ağzı burnu sana benziyor da düşünce yapısı nasıl aynı olur diye ciddi saydırdım Arkın’a. Demek ki mühendis olunmuyormuş, doğuluyormuş diye devam da ettim. Dedim ya kendime inanamıyorum diye.

Yazmaya da utanmıyorum hani! Durmama engel olan şey, bir sürü kadının benimle aynı hissettiğini bilmem.

Sanırım hata bende. Gözlerinin içine baktığımda anlıyorum ne hissettiklerini. Üzgünler mi, yorgunlar mı, kırıklar mı, buruklar mı, açlar mı… Peki beni anlayan? Yok.

Arkadaşlarımızla da kendi aramızda konuşuyoruz. Hepimizde durum çok benzer.

Moralim bozukken, evde günah keçisi oluyorum. Eğer Arkın’a gündüz söylemiş olsam bile hislerimi, bir şey değişmiyor. Hani sanıyor ki sihirli değnek olacak, o eve gelene kadar düzeleceğim.

Kızgınım diyelim. Kimse bana dokunmasın, bir şey sormasın istiyorum. O da tam tersi müziği açıyor sonuna kadar, normalde çok konuşmayan adam susmuyor, soru üstüne soru yöneltiyor. Ben “aaa yeter” deyince de Irmak “babam ne kadar sevimli, annem suratsız” der gibi bakıyor. Demiyordur umarım. Demiyordur, değil mi?

Adamın beni moralsiz görmeye tahammülü yok.

Çünkü ben bir bilgisayarım.

Çünkü yorulmam.

Yaşadığım hiçbir şeyden etkilenmem çünkü. Adeta bir robotum.

Yedi gün çalışıyor olmam, günde birkaç iş iptal olurken diğer yenilerle uğraşmam, toplantıya koşup ardından da yemek ve çamaşırları yetiştirmeye  çalışmam ne ki? Dışarıdan bakınca “evdeki kadın”sın. Yorulamazsın, üzülemezsin. Sinirlenemezsin.

Erkekler hep güçlü, hep gülen kadın istiyorlar karşılarında.

Eve geldiklerinde kendilerini her seferinde güler yüz ile karşılayan, ağzı kulaklarında, hep mutlu bir kadın.

Yok ama canım. Bu ancak filmlerde olur, boşuna bekleme.

Ben de bir insanım ve bazen inanılmaz ters olabiliyorum. Ki kendimi çok frenliyorum. O zaman da ne oluyor biliyor musunuz? Tutuyorum, tutuyorum, bir patlıyorum. Ya ciddi ağlama krizi geçiriyorum ya da neden gözümün üstünde kaşım var diye söylenmeye başlıyorum.

Hele ki malum dönemden bir gün önce ya sinir katsayım tavan yapıyor ya da kapı çalsa ağlıyorum. Bunun da artık anlaşılmasını istiyorum. İster inanın ister inanmayın, çünkü o “bir gün”de hormonlarım hükmediyor vücuduma.

Tabii ki bu sadece bizim ev için geçerli değil. Ben o psikolojideyken telefon açan, yanlışlıkla bize uğrayan herkesten aynı şeyi bekliyorum. Misal bir de “moralim bozuk” dediğimde “neyin var” demeden “ah benim de” diye başlayıp kendi sorunlarını anlatanlar var ya… Telefon neden “alooo sesin gelmiyor” diye kapanıyor, hiç merak etmesinler. (Demeyin, sakın daha önce telefonu öyle kapatmadığınızı söylemeyin, elbet yapmışsınızdır canım siz de.)

O yüzden diyorum ki.. Aklı olan dolunay zamanı ya da malum dönemden önce bana selam vermesin. Aynen bu şekilde karmaşıklaşıyorum, ayarlarım bozuluyor. Bir iki güne düzeliyorum da kazaların izi kalıyor. O yüzden beni doğal ortamımda yalnız bırakmak en akıllıca olanı. Bazen de bir kere bile ileri yol aldığını görmediğim Merkür geri gittiğinde olanlar oluyor.

Sanırım beni gökyüzü hareketleri ve hormonlarım yönetiyor. Bu yazıdan çıkardığım tam da bu. Öyle ki, şimdi o “sinirin” etkisiyle yazdım. Yayınlandığı zaman hormon dengem düzelmiş olacak, okurken pişmanlıktan kızaracağım.

Ama…

Kızarmamalıyım.

Sinirlenmek de benim en doğal hakkım. Ya sizce?

Sizde durum nedir? Siz sinirliyken ev sakin mi? Yoksa böyle birbirine giriyor mu?

Yorumlara kapalıdır.

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com