Çok Yakında

Çok-kültürlü toplum olmanın anlamı

Eylül 5th, 2015 | by Adnan B. Baloğlu
Çok-kültürlü toplum olmanın anlamı
Din
0

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

Din Hizmetleri Müşaviri

Kültürel entegrasyonu, ifade özgürlüğünü, fırsat eşitliğini şiar edinmiş, liberal değerleri savunan çok kültürlü bir batı demokrasisinde yaşıyoruz. İskandinav kültürünün tipik bir temsilcisi olan Danimarka, bugün pek çok farklı kültüre ev sahipliği yapmaktadır.

Bir zamanların safkan Viking ülkesi Danimarka, neredeyse yarım asra yaklaşan göç tecrübesi ile artık çok-kültürlü bir toplumdur. Bünyesinde yoğun göçmen nüfus barındıran her Avrupa ülkesi (Fransa, İngiltere, Almanya, Hollanda, Belçika, İsveç vb.) gibi Danimarka da tek-kültürlü toplum olmaktan çoktan çıkmış vaziyettedir. Ülkedeki nüfus bugün 5.6 milyonun üstündedir ve 2014 yılı resmi rakamlarına göre bunun 600.674 kişisi göç yoluyla dışardan gelenlerden oluşmaktadır. Buna göre ülkedeki etnik köken itibariyle yabancı olan nüfusun oranı yaklaşık olarak yüzde 9.3’tür. Sadece 2014 yılında ülkeye 65 bin yabancının girdiği dikkate alınacak olursa bu rakamın her geçen yıl daha da artacağını söylememiz mümkündür. Özetle bugün Danimarka, çok-kültürlü, çok-dilli, çok dinli bir kuzey Avrupa ülkesidir.

Lutheryanlığın yakın bir geçmişe kadar yegâne din/mezhep hüviyetini koruduğu Danimarka bugün pek çok sayıda dine, mezhebe ve hatta yeni dinsel oluşumlara, yeni-çağ hareketlerine ev sahipliği yapmaktadır. Kiliseye üye Evancelik Lutheryan sayısı 1 Ocak 2015 itibariyle 4.400.754’tür. Nüfusun yüzde 80’nin üye olduğu Lutheryan Kilisesi, bir Devlet Kilisesi olma özelliğini devam ettirmektedir. Diğer din mensuplarının sayıları azımsanmayacak düzeydedir. Mesela ülkede 40 binden fazla Katolik, 300 bine yakın Müslüman vardır. Kaba bir hesapla Müslüman oranı yüzde 4 civarındadır. Buna paralel olarak Kilise’nin üye sayısı her yıl azalmaktadır. Kilise vergisi vermeye devam etmekle birlikte ülkedeki ateist sayısı yüzde 40’lara yaklaşmış durumdadır.

* * * * *

Çok-kültürlü olmak demek, kabaca, aynı coğrafyada birden fazla inanç ve kültürün eş-zamanlı ve yan yana var olması demektir. Çok kültürlülüğü kimileri bir tehdit, kimileri ise bir zenginlik olarak algılamaktadır. Tehdit olarak algılayanların temel çıkış noktası, farklı kültür ve inançların yerel toplumun hâkim kültür ve inancını sarsacağı, temel değerlerini erozyona uğratacağı düşüncesidir. Bu fikir bazen öyle bir hal alır ki, rahatsızlık (paranoyak) derecesinde bir endişeye, bir korkuya dönüşür. Bu korku, sistemli olarak beslendiğinde ise -ki medyanın bunda çok önemli rolü vardır; mesela karikatür olayları bu sözde korkunun tezahürü olarak görülebilir- farklı kültür mensuplarını “memleketi işgale gelen barbarlar” olarak görmeye ve ardından onları yok etmeye kadar varır. Bunun en tipik ve en canlı örneği Norveçli katil Anders Breivik’tir. Hatırlanacağı üzere Breivik, 1500 sayfalık “deli saçması” kitabında çok-kültürlülüğü bir “Yahudi komplosu” olarak görmüş ve Yahudi, Müslüman ve Marksistlerin hep birlikte Avrupa’yı sömürgeleştirmeye çalışan ortak şer güçleri olduğunu yazmıştı. Aklınca, yaptığı katliamla onlara gözdağı vermekle kalmayacak, aynı zamanda onları Avrupa’dan söküp atacak kitlesel eylemleri tetikleyecek ve böylece Avrupa’nın yeniden o eski “saf/katıksız” haline dönüşmesinde “öncü” rolü oynayacaktı. Sonuçta, genelde Avrupa’nın, özelde Norveç’in hafızasından kolay kolay silinmeyecek “kanlı” eylemini yaptı ve onlarca masum gencin kanına girdi.

Çok-kültürlülüğü, özellikle Batı kültürü ve medeniyeti bağlamında, tehdit olarak algılayan bir başka görüş daha vardır. Buna göre, çok-kültürlülük, Batı medeniyetine ve onun değerlerine bir tehdittir. Muhafazakâr yazar Amerikalı A.W.R. Hawkins, çok-kültürlülüğün, ulus bireylerini, kendi norm ve gelenekleriyle şeref duymaya teşvik etmek yerine, onları belli norm ve geleneklere tutunmanın yanlış ve utanç verici olduğuna iknaya çalışan bir yapı olduğunu söyler. Ayrıca, kullandığı taktik ve yöntemlerle Batı medeniyetinin yekpare özelliğini yok ettiğini, temellerini çürüttüğünü, onu her geçen gün daha da güçsüzleştirdiğini iddia eder.

Bu çerçevede, çok-kültürlülüğün tam bir hayal kırıklığı olduğunu, zira bir zenginlik ve farklılık yaratacağı umulan göçmenlerin toplumsal uyumu gerçekleştiremedikleri gibi, topluma da olumlu sayılabilecek bir katkı sunmadıkları şeklinde açıklamalar da nadirattan değildir. Bazen devletin en yetkili ağızlarınca yapılan bu açıklamaların bir kısmı göçmenleri “problemli” toplumlar olarak nitelerken, bir kısmı da “ülkeye sebze ve meyve satmaktan başka bir katkıları yok” şeklinde alaycı demeçlerle aşağılar. Aslında bu, çok-kültürlülük olgusu üzerinden göçmenler -bilhassa da Müslüman göçmenler- hakkında genel bir önyargı, bir basmakalıp düşünce oluşturmaktır. Bir başka şekilde bu, tam bir ötekileştirme ve dışlamadır.

Aslında planlanan şey, bir takım önyargı, yanlış algı ve kasıtlı iftiralarla genelde bütün yabancı göçmenleri, özelde ise Müslüman göçmenleri yerel toplumlar nezdinde gözden düşürmektir. Bilhassa Avrupa’nın aşırı sağcı ve ırkçı partilerince senaryoya konan ve “sorumsuz” medya kuruluşlarınca da körüklenen bu oyun neticesinde yabancılara karşı son yıllarda yoğun bir karalama kampanyası başlatılmış bulunmaktadır. Avrupa’nın belli başlı şehirlerinde yabancılara yönelik dışlama, ayrımcılık, taciz, şiddet, nefret suçlarında gözle görülür bir artış gözlenmektedir. Bu negatif tavır ve tutumların çok-kültürlülüğün sınırlarını zorladığını vurgulamalıyız. Aslında Çok-kültürlülük olgusu esasen yabancı korkusu (zenofobi), İslam korkusu (İslamofobi) gibi kavramların gölgesinde kaldığında, yabancıların uyum süreci de engellenmiş veya en azından gecikmiş olmaktadır.

Daha derine inildiğinde, çok-kültürlülüğü tehdit olarak algılayanların ortak bir paydasının olduğunu görürüz: Yabancı düşmanlığı üzerinden İslam düşmanlığı yapmak. Söz konusu İslam düşmanlığının son yıllarda “İslamofobi” (İslam korkusu) şeklinde modern bir terminoloji ile batılı medya tarafından kamuoyuna sıkça servis edildiğine de şahit oluyoruz. “Yersiz/mesnetsiz” bu korkunun tarihin yanlış ve önyargılı yorumlanması ve siyasi popülizmin de etkisiyle her geçen gün kemikleştiği ve kronik bir hal aldığı görülmektedir. İddiaya göre, Avrupa’da zamanla sistemli bir biçimde Hıristiyanlık ortadan kaldırılacak ve yerine müsamahasızlığın, aşırılığın ve terörizmin kaynağı olan İslam ikame edilecektir. Söz konusu zihniyet nezdinde İslam çok tehlikeli bir dindir; Müslümanlar Avrupa’yı fethe gelen barbarlardan başka bir şey değildir; Kur’an ise nefret, kin ve düşmanlığı besleyen bir kitaptır. Somut bir örnek olarak Hollanda “Özgürlük Partisi” lideri “ırkçı” Geert Wilders’i burada zikretmek istiyoruz. Kur’an’ı Adolf Hitler’in “Mein Kampf” (Kavgam) adlı kitabına benzeten Wilders, şunları söyler: “İslam artık bizim Hollanda’da daha fazla tahammül edemeyeceğimiz bir şeydir. ‘Faşist’ Kur’an’ın yasaklanmasını istiyorum. Hollanda’nın İslamlaşmasını önlemeliyiz. Bu, daha fazla caminin, Müslüman okulunun, imamın olmaması demektir.”

Irkçı” Wilders örneğinde olduğu gibi, Avrupa’nın hemen her ülkesinde entelektüel, siyasetçi, sanatçı, gazeteci, yazar, din adamı vb. kimlikleriyle İslam’a ve Müslümanlara savaş açan “felaket tellalları”nın sayısında bilhassa son yıllarda gözle görülür bir artış gözlenmektedir. Bu ırkçı işgüzarlar, Avrupa’nın “hamisi” olmakla övündüğü temel evrensel değerleri hiçe saydıklarının farkında değillerdir. Bunların İslam’a ve Müslümanlara yönelik, hiçbir bilimsel esasa ve gerçek tecrübeye dayanmayan hakaret, töhmet ve iftiralarının dozu bazen o kadar aşırı gitmektedir ki, kendi vatandaşlarının, meslektaşlarının bile insaf ve vicdan sınırlarını zorlayabilmektedir. Mesela, uluslararası üne sahip İslam uzmanı Prof. John L. Esposito, toplumda İslam hakkında üretilen korkulara (İslamofobi) “kanser” teşhisi koyarak, Yahudi karşıtlığı (anti-Semitism) ile nasıl mücadele ediliyorsa bununla da aynı şekilde mücadele edilmesi gerektiğini söyler. Bu türden bir korkunun, Batı’nın çoğulcu, demokratik hayatına bir tehdit olduğunun altını çizer. Ona göre, yabancı düşmanlığı ve kültür ırkçılığı (cultural racism) Batı’nın liberal demokrasilerinin dokusuna ve bilhassa da onların Müslüman vatandaşlarına bir tehdittir.

Çok-kültürlülüğün Batı’nın hâkim kültür dokusunu zedelediği, liberal değerlerini işlevsiz kıldığı tezi üzerinden İslam düşmanlığı yapmak, hem yabancı düşmanlığını hem de kültürel faşizmi/ırkçılığı tetiklemektedir. Tersinden okursak, yabancı düşmanlığı ve kültürel ırkçılık, ister istemez İslam düşmanlığını veya moda tabiriyle “İslamofobi”yi körüklemektedir. İslam’ın Batı’daki görünürlüğü ile özdeşleştirilen çok-kültürlülük fobisi, İslamofobi şeklinde kavramsallaştırılarak beyinlere zerk edilmektedir. İslam ve Müslümanlar hakkında şurada burada verilen kışkırtıcı ve aşağılayıcı demeçlerin bilimsel tahlili yapıldığında gerçekle hiçbir bağlantısının olmadığı anlaşılacaktır. Bu türden sözler aslında bir öfkenin, kinin, önyargının dışa yansımasıdır ve sahiplerinin cehaletine birer delildir. Gerçekte, İslam düşmanlığı İslam hakkındaki cehaletle atbaşı gitmektedir. Cehaletin derecesi arttıkça düşmanlığın dozu da artmaktadır.

Müslümanları barbar, terörist, irrasyonel, gerici, yabancı, öteki, insan haklarını ve evrensel değerleri hiçe sayan, kadınları ezen, anti-demokratik; Hıristiyanları ise modern, ilerici, rasyonel, demokratik, medeni, insani ve liberal bireyler olarak tanıtan zihniyetin çağdışı olduğu artık kabul edilmelidir. Bu çarpık zihniyetin toplumlar ve kültürler arası nefret ve düşmanlığı körüklemekten başka bir işe yaramadığı, iş başındaki hükümetlerin uyum (entegrasyon) politikalarını ciddi biçimde sekteye uğrattığı gerçeği de görülmelidir. Zira sistemli bir aşağılanma, ötekileştirilme, basmakalıplaştırılma mekanizmasına tabi tutulan göçmenlerin kıyılara çekilmeleri ve oralarda kendilerine küçük sığınaklar (gettolar) inşa etmeleri, kaçınılmazdır. İstemeden de olsa kendini toplumun ikinci sınıf vatandaşı olarak kabullenmeleri ve hatta kendi üretkenliklerini, maharetlerini, potansiyellerini ortaya koymamak için türlü bahaneler üretmeleri mümkün olabilecektir. Geçmişte çeşitli örneklerinde görüldüğü üzere, bu itilmişliği şiddet eylemleriyle protesto etme çabalarına da rastlanmaktadır. Irkçı ve dışlayıcı söylem ve politikalar, göçmenlerin, içinde yaşadıkları toplumların sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik hayatına aktif biçimde katılmalarını engellemekten öte bir işlev görmemektedir.

* * * * *

Çok-kültürlülüğün bir tehdit değil, tam aksine bir zenginlik olduğunu savunan görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre demokrasilerin test edildiği ve en iyi işlediği ortamlar çok-kültürlü ortamlardır. Ayrıca farklı kültürler arasındaki ilişkiler, alış-verişler bir rekabet, gelişme ve yenilenmeye de vesiledir. Bir başka anlayışa göre, çok-kültürlülük kendi özünde dinamizm içerir; birey, hem kendine sağlıklı bir benlik hem de grup hayatı inşa etmek için sürekli bir arayış içinde olur. Çok-kültürlülük etnik mutlakıyetçiliği, yani bir etnik grubun diğer etnik gruplara hâkimiyetini de önler. Bir başka şekilde çok-kültürlülük, etnik merkeziyetçiliğin ve kültürel şovenizmin yol açacağı kötülükleri önleme noktasında bir sibop vazifesi görür. Çok-kültürlülükte bireyler, topluluklar, kültürler, ırklar, dinler hiyerarşisi yoktur. Her farklı unsur bir diğerine her bakımdan eşit mesabededir. İmkânlar ve fırsatlar herkes için eşittir; kanunlar herkes için geçerlidir. Bu bakımdan çok-kültürlü ortamlar eşitliğin gerçek anlamda tezahür imkânı bulabildiği ortamlardır.

Burada bir hususun altını çizmek istiyoruz. Çok-kültürlü ortamın iyi olduğu ve korunması gerektiği şeklindeki fikirler özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında ivme kazanmıştır. Zira Avrupa sömürgeciliğinin sömürge uluslara verdiği zararlar, savaşlarda yaşanan acı tecrübeler ve bilhassa II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın göbeğinde Hitler’in Yahudilere, Sırpların Boşnaklara yönelik etnik temizlik hareketi türünden olaylar bu olgunun güçlenmesinde ve taraftar kazanmasında önemli rol oynamıştır. Kaldı ki, 1960’lı yılların hemen başında başlayan göçmen akınları Avrupa devletlerini ister istemez çok-kültürlülüğün hâkim olduğu merkezlere dönüştürmüştür. Geçmişin acı tecrübeleri ve bilhassa göçmen akınları Avrupa devletleri için durup yeniden bir düşünme fırsatı vermiştir.

* * * * *

Çok-kültürlülük bağlamda Danimarka özeline geri dönecek olursak, artık Danimarka çok-kültürlü bir toplumdur. Çok-kültürlülüğün bir zenginlik olduğu görüşünden hareketle, etnik azınlıkları birbirine kaynaştıracak politika ve projeleri hayata geçirme konusunda radikal adımlar atmalıdır. Bu coğrafya çeşitli ırktan, kültürden ve ulustan insanların kaynaştığı bir buluşma noktası olmak durumundadır. Farklı kültürleri asimilasyon politikalarıyla bir potada eritmek (melting pot) yerine, onların kendilerini ifadelerine izin verecek özgürlük ortamı inşa edilmeli ve bunu ülkenin topyekûn bekası için bir vesile kılmalıdır. İfade hürriyetini dinlere ve bilhassa da İslam’a sövmek için suiistimal etmek isteyen fırsatçılara izin vermemelidir.

Danimarka devleti, bir şemsiye kavram olarak “Danimarkalı” kavramını geliştirebilir. Hem de bu kavramı, altında farklı ırktan, kültürden, dinden bireyleri barındıran, onların farklılıklarını zenginlik kabul eden bir “toplumsal çatı”yı ifade edecek şekilde geliştirilmelidir. Bir toplumu ırk, din, dil, kültür temelinde ayrıştırmak ve çatıştırmak çok kolaydır; önemli ve zor olan, toplumun farklı unsurlarını birbirleriyle kaynaştırmak ve kardeş yapmaktır.

Gerçekte belli bir takım odaklarca topluma enjekte edilmeye çalışılan korkuların toplu barış ve huzuru baltalamaktan, yabancıların kendilerini daha da gettolaştırmalarına sebep olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Zenofobi ve İslamofobi gibi “hayali” felaket senaryoları üretmekten başka bir işe yaramayan kuruntuların aşılması ancak çok-kültürlülük olgusunun özünde var olan müsamaha ile mümkün olabilecektir.

İslam dininin çok-kültürlü toplum modeline aykırı ilkeler ihtiva ettiği, insanları tek-düze bir kalıp içine sokmaya çalıştığı, kılıçla insanları Müslümanlaştırdığı iddiaları Kur’an’ın ruhunu ve geçmiş İslam tarihini bilmeyenlerin uydurma hezeyanlarından başka bir şey değildir. Kur’an-ı Kerim’in “Senin dinin sana, benim dinim bana” (Kâfirûn, 109/6) ayeti onlara tek cümlelik bir cevap olarak yetecektir. Geçmişte İslam medeniyetinin kurduğu ve yaşattığı “çok-kültürlü” ortamları burada teker teker saymak istemiyoruz. Sadece İspanya’da kurulan “Endülüs” medeniyeti örneğini vermemiz yeterli bir cevap olacaktır.

Yorumlara kapalıdır.