Çok Yakında

Bir efsane, bir liman, bir film: Side

Ağustos 19th, 2017 | by Aslı Bora
Bir efsane, bir liman, bir film: Side
Yazarlar
0

Yaz bütün sıcaklığıyla devam ediyor. Güneş tenimize her dokunuşunda endorfin tatlı tatlı ele geçiriyor bizi. Önce gökkuşağının hakimiyetiyle başlayan ama mavi – yeşilin sarsılmaz cazibesiyle galip geldiği tatil rüyaları görüyoruz. Tatilin bir ucundan tutmak için yola düşüyoruz.

Böyle “yazları sıcak kurak, kışları ılık ve yağışlı” bir coğrafyadayız. Karşımızda bir deniz, kendi gibi mavilerden mavi beğenmiş bir gökyüzü ile sarmaş dolaş. Sütunlarla çevrili bir agorada ilerliyoruz. Sıcak güneşin altında az ötedeki tiyatronun taş basamakları yükseliyor. Etrafta Almanca kahkahalara Rusça kelimeler karışıyor. Hepimiz şiddetle sarışınız. Muhtemelen bu sebepten Almanca bilmiyor olmamız şaşkınlığa sebep oluyor. Genel iletişim dili Almanca olsa da umursamıyoruz. En azından halen Side’de olduğumuza eminiz.

Side adını Anadolu’nun kadim dillerinden olan Luvi’ye borçlu. Luvi dilinde Side’nin sözcük anlamı “nar”. Tam da adı gibi bir yer Side. Antik Çağ’ın değerli bir liman kenti olarak Lidya’dan Selçuklu’ya nice uygarlıklar saklamış koynunda. Venedikli korsanlar da yağmalamak için yanaşmış bu limana aç gözlü Haçlılar da. Her gelen kültür derin bir çentik atmış topraklara. Bugün her adımda rastladığımız tarihi miras zamanın tanığı olarak zihnimize kazınıyor. 

Side’de dolaşmak başlı başına bir keyif. Denize nazır bir açık hava müzesinde hayallere dalmak serbest. Yarımada üzerine kurulu kente daha girerken tarihin dili çözülüveriyor. Şehir surunun yanındaki anıtsal çeşmeyle başlıyor şaşkınlık. Vakti zamanında Anadolu’nun ve bütün Pamfilya’nın en göz alıcı çeşmesi bu ne de olsa. Antik dünya çeşmesinin kenarından geçerken, sıcağın etkisiyle, çeşmenin şırıl şırıl akan sularını düşünmeden edemiyor insan. İşte Antik Çağ insanları gibi ışıldayarak taşan kocaman bir çeşmemiz olmadığından, serinlemeyi bir plaj kenarına havale ederek agoralardan agora beğenerek yolumuza devam ediyoruz. Yürüyüşümüze yazıtlar, sütunlar, kemerler eşlik ediyor. Fotoğraf çekmekten ilerleyemiyoruz desem yeri. 

Bu arada karşımıza Side Müzesi çıkıyor. Müze bir Roma hamamının restore edilmesiyle kurulmuş. Böyle bir Antik Kent’e uyumlu, sade ve görülmeye değer bir müze olmasıyla mutlu oluyoruz. 

5. yüzyılda inşa edilen hamam 1962 yılından bu yana müze olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Müzede Helenistik, Roma ve Bizans çağlarının heykelleri, lahitleri, değişik malzemelerden yapılmış küçük buluntular, sikkeler ve daha birçok obje üzerinden Side’nin geçmişini mercek altına alıyorsunuz. Müze bahçesi hem sergileme mekanı hem de minik molalar için uygun. Bahçe nefis bir Akdeniz manzarasına ve şirin bir plaja bakıyor.

Müze yerli yabancı birçok ziyaretçinin ilgi odağı. Hatta dünya çapında bir turizm sitesinde gezginlerin yaptığı bir oylamayla “Mükemmellik Sertifikası” almışlığı bile var. Şansımıza bizim müzeyle ilk tanışmamız böylesi bir yoğunluğa denk gelmiyor.
Roma mimarisinin nefis atmosferini müzenin ritmi içinde yakalıyoruz. Yıllara meydan okuyan Roma hamamı bize mütevazı bir konukseverlik gösteriyor.

Aslında Side Müzesi bir şekilde hepimizin aşina olduğu bir mekan. 1969 yılında Sefa Önal alır yanına Zeki Müren’i buralara kadar gelir. “Kalbimin Sahibi” adlı Yeşilçam filmi Side’de hayat bulur. Tarihi eser kaçakçılığı konusunu kaçınılmaz olarak aşk temasıyla bütünleyen filmde Zeki Müren Zeki Müren’i canlandırır. Hikayeye göre Side Müzesi alçak hırsızlar tarafından hain bir planla soyulur. Sanat Güneş’i de James Bond’a taş çıkartacak bir hünerle kayıp heykelin peşine düşer. Ve olaylar gelişir. Bir gezi yazısında koca filmi anlatmış olabilirim. Ama 1969’un Side’sini daha nerede görmek isteyenler için daha iyisini düşünemiyorum.

Müzenin ardından Antik Kenti keşfetmeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Side Müzesi’nin hemen bitişiğinden başlayan ve yüksek bir kemerli geçişle Vespasianus Çeşmesine bağlanan anıtsal kapı olanca zarafetiyle ayakta.

Karmakarışık duygular ve her dakika tavan yapan bir heyecanla devasa tiyatroya doğru ilerliyoruz. Side tiyatrosu mimari özellikleriyle Anadolu’da karşımıza çıkan özgün bir biçimi sunuyor. MS. 2. yüzyılın ortalarında inşa edilen tiyatronun oturma sıraları (cavea) tonoz kemer sistemi üzerinde yükseliyor. Diğer tiyatrolardan farkı da bu kendi başına ayakta duran cavea.

Restorasyon çalışmaları devam etmekte olan tiyatro zamanın getirdiği kayıplarına rağmen hala görkemli. Klasik bir Roma tiyatrosu gibi görünse de hükümrana ve değişen kültür yapısına göre tiyatro da değişti. Bir anlamda mecburen zamana uydu.  Naif tragedyalara da ev sahipliği yaptı, insanın hayvanla ölümüne yarıştığı kanlı savaşlarını da gördü. Tek tanrının çağı başladıktan sonra açık hava kilisesi bile oldu. Şimdi biz sırf onun güzelliği için buradayız. İnsanlık tarihini kesintisiz takip edebileceğimiz tek şeyin mimarlık olduğunun bilinciyle cavea’sına kurulduk. Uzaklardaki agorayı seyrediyoruz. 

Tiyatroyu istemeye istemeye geride bırakıyoruz. Side’nin simgesi Apollon Tapınağı yoluna düşüyoruz. Çevrede tek tük de olsa nar ağaçları dikkatimizi çekiyor. Sonra bir sokak tabelasıyla zamanın çok ötesinde bir öyküyü dillendirmek şart oluyor. Nar Sokak. Ve işte narın öyküsü.

Hikayeye göre genç ve güzel Side günlerden bir gün  küçük kızı ve Nymphalar (Orman perileri) ile beraber Melas kıyısına (Manavgat) iner. Çiçekler toplayıp, şarkı söyleyen bu cıvıl cıvıl grubun keyfi yerindedir. Side bu arada ipek gibi yaprakları olan narin bir ağaçtan bir dal koparıverir. Bir anda ortalık kana boyanır. Side hayati bir hata yaptığını fark eder. Kanayan ağaç aslında bir tanrıçadır. Kötülüklerden korunmak için ağaca dönüşmüş bir tanrıça. Side bu duruma kahrederken bir anda yerinden kıpırdayamaz olur. Ayakları toprakla bütünleşir, parmak uçlarından yapraklar fışkırır. Nymphalar dövünüp yakarmaya başlar. Hızla ağaca dönüşmekte olan Side sakince “Bundan böyle kan rengi meyvemle bir ağacım ben. Bolluk ve bereket benimle özdeştir artık. Kızımı serin gölgeme getirirseniz görürüm. Ama ona söyleyin asla bir ağacı incitmesin. Kimbilir belki her ağaç bir tanrıçadır.” der. Farklı mitlerden esintiler taşıyan yerel bir efsane olmasına karşın mitolojiler diyarında adı Side olan birkaç güzel kadın kahramana rastlandığını belirteyim.

Kısa bir yürüyüşün ardından başka bir efsanevi kişiliğin mabedine ulaşıyoruz. Çağlar çağları kovalamadan çok önce ve elbette Nasıralı İsa’nın anası Meryem bile doğmamışken Side kentinin iki büyük koruyucusu vardı: Athena ve Apollon. Bu tanrıları yüceltmek adına Side limanına bakan, iki büyük tapınak inşa edildi. Yan yana konumlandırlan bu tapınaklar biraz zamana biraz da İsa’nın öğretisine yenildi. Pamfilya 5. yüzyılda piskoposluk merkezi olduğunda her iki tapınağın parçaları çoktan sökülmüş az ötedeki bazilikaya eklenmişti bile. Günümüzde Apollon tapınağının küçük bir kısmı restore edilerek ayağa kaldırılmıştır. Çağının abidevi görüntüsünden uzak olsa da Apollon yine de bu enfes limana bakarak ışığın dansına kapılıyor olabilir. 

Doğa, tarih,deniz, kum, güneş…Çağlar boyu süren bir masal Side. Defalarca yollarına düşülse hep yeni keşifler vadeden rotalardan. Biz Apollon’un bu ışık saçan kentinde biraz güneşe yenildiğimizden soluğu plajda almaya karar veriyoruz.  Aklımızda Roma, Pamfilya ve sonsuz Akdeniz…

Yorumlara kapalıdır.

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com