Çok Yakında

“Beyaz adamın yükü” misyonu bitmedi!

Mayıs 13th, 2016 | by Adnan B. Baloğlu
“Beyaz adamın yükü” misyonu bitmedi!
Din
0

İngiliz Şair Rudyard Kipling 1899 yılında “Beyaz Adam”a (Hvid mands byrde) tarihi sorumluluğunu yerine getirmesini hatırlatan, daha doğrusu emreden bir şiir kaleme alır. “Beyaz Adam’ın Yükü” adını verdiği bu şiirinde şunu istiyordu şair Kipling: “öteki” insanlar, sırf kendi iyilikleri için “Beyaz Adam”ın sömürge kanatları altına alınmalıdır. Emri alan beyaz adam, “öteki”ni medenileştirmek için yollara düşer. Az gider uz gider, dere tepe düz gider. Soluğu ta Filipinler’de, Hindistan’da, Ortadoğu’da, Afrika’da alır. Gemisinin götürebildiği her yere yelken açar…
Gerçek şu ki, beyaz adam, bu şiir yazılmadan birkaç asır önce varacağı yerlere varmıştı bile. Olsun, görev yeniden hatırlatılmalıydı. Hafızanın her dem taze tutulması gerekiyordu. Beyaz adam en iyi ürünlerini ortaya koymalı, güya açları doyurmalı, hastalıkları ve şiddeti durdurmalı, ama vahşileri mutlaka medenileştirmeliydi. Şüphesiz, görevini yerine getirirken önüne türlü engeller çıkacak, kendisine karşı koymaya çalışan ‘tembel’ ve ‘kâfir’ insanlar da olacaktı; o halde gözünü dört açmalı ve gafil davranmamalıydı. Gerçek amacını hiçbir zaman açık etmemeliydi. Bu kutsal görev sona erdiğinde arkada kalan ve fakat onları finanse eden Efendilerin arzu ettiği şekilde ‘medenileşme misyonu’ da tamamlanmış olacaktı.
Bir kez daha tekrarlayalım. Bu görevin arkasına gizlenen gerçek amaçtan hiçbir zaman bahsedilemeyecekti; ser verilecek ama sır verilmeyecekti. O gizli anlam şuydu: yerli halklar yani “vahşiler” ehlîleştirilirken ellerindeki toprakları ve doğal kaynakları sömürülecek; sözde medenileştirme projesi yürürken bu halklar mümkün mertebe Hıristiyanlaştırılacaktı.

Islamophobia_Cover

Ünlü İngiliz yazar George Orwell, Burma’da İngilizlerin halkı nasıl aşağıladıklarını, itip kaktıklarını, yerli işbirlikçileri kendi amaçları için nasıl kullandıklarını ve bu esnada ülkenin kaynaklarının nasıl sömürdüklerini “Burma Günleri” adını verdiği romanında kaleme alır. Kahramanlarının içine düştükleri aşk, tutku ve nefret üçgeninde İngiliz sömürgeciliğini eleştiren bu roman İngiltere’de yasaklanır, ancak 1934’te ABD’de neşredilir. Söz konusu eser dilimize de çevrilmiş ve basılmıştır. Orwell’in şu sözleri çok çarpıcıdır: “Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere’nin memuru, Burmalı’nın kollarını tutar; tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka şey değildir.” Orwell’in sözleri İngilizlerin tepesini attırmaya yetecek cinstendir; öyle ki, sömürgecilik dönemi bitinceye kadar kitabın Hindistan ve Burma’da satılması, okunması yasaklanır; okuyanların başı polisle derde girer.
“Beyaz Adamın Yükü” misyonu yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin, hammaddenin bol ve kazançlı olduğu her yerde devreye sokuldu. Günümüzde de bu misyon, jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik hedefler doğrultusunda sabır ve sebatla sürdürülmektedir. Dolayısıyla tamamlanmış değildir. Söz konusu yerlerin nereleri olduğunu merak edenler, dikkatlerini kan ve gözyaşının oluk oluk aktığı coğrafyalara versinler. Biraz dikkatli baktıkları takdirde bu misyonun malum coğrafyalarda nelere malolduğunu rahatlıkla görebileceklerdir. Aynı şekilde bu misyonun yerli işbirlikçilerine, taşeron örgütlerine de dikkat etsinler. Bunların kimlerin hesabına çalıştıklarını da hemen anlayacaklardır. Onların patronlarının hedefi ve amacı başkadır; hesapları karmaşıktır; para ve petrol üzerine kuruludur. “Irak’ı Anlamak” kitabının yazarı eski tarih profesörü Amerikalı William Polk’un bize aktardığı üzere, bir Amerikan Kongre üyesi alaylı bir şekilde şunu söyler: “Kuveyt petrol yerine muz üretseydi, Saddam’ın Kuveyt’i gaspına hoşgörüyle bakabilirdik.”  
Henüz tamamlanmayan “Beyaz Adamın Yükü” misyonunun devam edebilmesi için medenileştirmeden başka yeni gerekçeler üretildi. Batılı teorisyenlere göre, miskin ve itaatkâr Doğu kendi kendine medenileşemez, modernleşemez ve demokratikleşemezdi. Aydın, ilerici, medeni, uygar beyaz adam, mutlaka onlar adına bunu gerçekleştirmeliydi. Bunu yaparken onları ürkütmemeli, değişik taktikler geliştirmeliydi. Hedefe giderken kendilerine yardımcı olan “iyiler” mükâfatlandırılmalı, engel olan, tekere taş koyan “kötüler” ise cezalandırılmalıydı. İngilizler buna “havuç ve sopa” yöntemi diyorlardı. Bu deyim, Oxford Sözlüğü’nde “bir eşeğin önüne havuç sarkıtarak yürümesini sağlamak” olarak tanımlanır. Beyaz adamın, sömürge topraklarındaki taktiğidir bu. Sanırım gerçekte olup biteni izaha gerek bıraktırmayacak şekilde açıktır bu deyimin anlamı…
Söz konusu misyonu daha etkili yürütebilmek ve hızlı sonuç alabilmek adına yeni projeler ve sloganlar devreye sokulur. Hayali kurgular üretilir, hayali düşmanlar yaratılır. Vaktiyle cari olan Oryantalist argümanlara ve söylemlere yenileri eklenir. Rutgers Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Bölümü Doçenti Deepa Kumar,
“İslamofobi: İmparatorluğun Siyaseti” adlı eserinde bugün oryantalist söylemlerin ısrarla sürdürüldüğünü söyler ve bunları beş ana başlıkta toplar: 1) İslam monolitik, tekdüze, değişmez bir dindir. 2) İslam cinsiyet ayrımcılığı yapan yegâne dindir. 3) Müslüman aklı muhakeme ve mantıklı düşünmeden yoksundur. 4) İslam’ın özünde şiddet vardır. 5) Müslümanlar demokrasi ve otonomiden acizdir.
Bu söylemleri hızlandıracak önemli bir formül de uygulamaya sokulur: ırkçı, ideolojik İslamofobi siyaseti. Hali hazırda Batı insanının İslam ve Müslüman hakkındaki muhayyilesini bu sözde korku ile sürekli canlı, uyanık ve tetikte tutabilmek için bir takım basın, siyaset ve akademi çevreleri teyakkuz haline geçmiş durumdadırlar. Arkada bunları besleyen vakıflar, şirketler, düşünce kuruluşları ve de ceplerinde devasa bir sermaye mevcuttur.
İslam dünyasına gelince, “beyaz adamın omzundaki yükünü” hafifletmeye çalışan, onların yorulduğu veya tıkandığı anlarda devreye girerek bu yükü sırtlanan gafiller, “imal edilmiş” korkular üzerinden çıkar sağlayan dâhili hainler de ne yazık ki mevcuttur. Bugün İslam dünyasında dökülen kanların yarı sorumluluğu ve vebali de onlarındır. Nasrettin Hocanın hikâyesinde olduğu gibi, en az yorganı çalan hırsız kadar onlar da suçludurlar. Yeryüzü insanlığına bu kaotik terör ortamını yaşatan asli aktörler, yani Yeni-muhafazakârlar (Neo-con’lar), yeni-MacCarthyciler, emperyalistler ve Siyonistler kadar onlar da kabahatlidirler. Onları affetmiyoruz, tarih de affetmeyecektir. Yeryüzünde yıllardır süregiden ve bugün birdenbire ivme kazanan İslamofobik propagandanın mucitleriyle gafilce yan yana yürüyen bu odaklar, kendilerine olan ihtiyaç ortadan kalktığında, onları piyasaya süren bu mucit güçlerce imha edileceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olacaktır. Tıpkı Firavunun son dakikada tövbe etmesinin ona ve peşinden gidenlere bir fayda vermeyip helâk olması gibi, onlar da helâk olacaklardır. Allah’ın intikamı daha acı olacaktır: “Tıpkı Firavunun izinden gidenlerle onlardan öncekilerin gidişi gibi, Rabblerinin âyetlerini yalanladılar. Biz de onları günahları yüzünden helâk ettik. Firavun ile arkasından gidenleri suda boğduk. Hepsi de zalim idiler.” (Enfal suresi, 8/54, 52).
Allah’a emanet olun.

Mübarek Ramazan ayına yaklaşırken içinde bulunduğumuz üç aylar hürmetine, akan Müslüman kanlarının durmasını, yeryüzüne sevgi, barış ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Yorumlara kapalıdır.