Çok Yakında

BATI(LI) ZİHNİN ‘BEN’ VE ‘ÖTEKİ’ ALGISI

Ocak 17th, 2017 | by Adnan B. Baloğlu
BATI(LI) ZİHNİN ‘BEN’ VE ‘ÖTEKİ’ ALGISI
Din
0

(Prof. Dr. Adnan Bülent Baloğlu’nun Kuzey’in Ocak sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Buraya kadar küreselleşmenin özenle saklı tutulan ‘kirli’ ajandasının insanlığın ve bilhassa Müslümanların hayrına olmadığını anlatmaya çalıştık. Mevcut manzara da açıkça gösteriyor ki, 21. yüzyıl Müslümanlar için çok çetin geçecek; çok daha ciddi meydan okumalar ise kapıda bekliyor. İslam dünyasının, içine düştüğü / düşürüldüğü bu çok-yönlü-katmanlı sorunlar yumağından pansuman tedbirlerle sıyrılması açıkça imkânsız. Bu konudaki görüş ve tahlillerimizi sizlerle paylaşacağız.
Ancak buna geçmeden önce, son üç asırdır Batı’nın bilinçaltına yerleşen ve bugün daha bariz bir biçimde açığa çıkan ‘ben’ ve ‘öteki’ algısını hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna Batı’nın manifestosu da diyebiliriz. Bilinçaltında yatan bu algıyı isterseniz;Batı(lı) ağzından dinleyelim:

“Ben (yani Batı/lı), ait olduğum din, kültür, medeniyet ve toplum bakımından bütün ‘öteki’ yeryüzü topluluklarından üstünüm. Zira yapım, karakterim, zihniyetim ve fikri yapım ilerleme, gelişme, değişme ve modernleşmeye müsaittir. Ben akıllıyım; aklım ve zekâ düzeyim ötekinin akıl ve zekâ düzeyinden fevkalâde üstündür. Ben beyazım; gerek tenimin rengi, gerek genlerim, gerekse karakter özelliklerim sebebiyle seçkin ve seçilmiş bir ırkım. Tanrı’nın kutsadığı ve yeryüzünde özel misyonlar yüklediği bir varlık kategorisine aitim. Yeryüzünün yegâne hâkimi benim. Kanunlarım, normlarım, davranış tarzlarım, alışkanlıklarım, kabiliyetlerim, icat ve keşif becerilerim, bilgi ve teknoloji seviyem, seküler hayat tarzım, dünya görüşüm, demokratik değerlerim beni her bakımdan üstün ve imtiyazlı kılmaktadır. ‘Öteki’ olarak adlandırdığım varlıkta asla olmayan liberal tutumum, disiplin anlayışım, çalışkanlığım, araştırmacı ve şüpheci ruhum benim ilave özelliklerimdir.
Benim için yalnızca ‘ben’ ve ‘öteki’ vardır; öteki varlık ilkel, aklı kıt, geri kafalı, tembel ve beceriksizdir; kendini yönetmekten, kendi için iyi olana karar vermekten âcizdir. Bu sebeple onu ehlileştirmek, medenileştirmek, yönetmek, çalıştırmak ve onun için en iyi olanı seçmek benim vazifemdir. Dolayısıyla onu, yoz, yobaz yapan, geri bırakan kültüründen, dininden, geleneğinden, köklerinden koparmam şarttır. Bu meşakkatli ve pahalı görevi ifa ve icra adına, yeryüzünün bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koymam haktır ve öyle iddia edildiği gibi kesinlikle ‘sömürge’ amaçlı değildir. Şartlar beni icbar ederse zorla el koyarım; bu bir ‘gasp’ eylemi değildir. Zira yeryüzü zenginlikleri ‘öteki’ varlığın insaf ve tasarrufuna bırakılamayacak kadar önemli ve kıymetlidir. Bu amaçla, geçmişte sınırları nasıl çizmiş, küçük devletçikler türetmişsem, aynısını yeniden yapmaya muktedirim. Bütün bunlar, bana ilave bir külfet ve yük getirse de tarih önündeki görev ve sorumluluklarımdan kaçmam söz konusu olamaz.
Varlığımı daim kılacak, güç ve haşmetimi pekiştirecek zengin coğrafyalar ‘stratejik’ önemi haizdir. Bu coğrafyalara erişimimi kolaylaştıracak, ticari kazancımı sürekli arttıracak uluslararası siyasi ve iktisadi kurumlar kurdum. Onların işlemesini engelleyecek her türlü ‘yerli’ oluşumu, faaliyeti bertaraf etmek de görevimin bir parçasıdır. Bu amaçla, söz konusu coğrafyalarda menfaatlerimi koruyacak ‘kukla’ rejimlerim vardır ve onları her türlü desteklerim. Menfaatlerimi zedeleyen rejimleri ve liderlerini gözden düşürmek, yalnızlaştırmak, ‘küresel’ medyam ile karalamak, itibarını zedelemek ve nihayet ‘diktatör’ ilan ederek darbelerle indirmek benim için meşru bir haktır. O rejimlerin başına içerden ve dışardan belalar musallat etmek, örgütler kurup üzerine salmak, halkını taciz etmek, topraklarını ‘terör’ bölgelerine dönüştürmek ‘küresel’ güvenliğim adına elzemdir. Onların teröristi benim ‘özgürlük’ savaşçımdır. Onlara her türlü desteği verirken insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kavramları istismar etmemde bir beis yoktur. Bu kavramların anlam ve içeriği benim stratejik hedeflerime, jeopolitik, jeoekonomik, jeocoğrafik çıkarlarıma göre değişir. Beni rahatsız eden, huzurumu bozan, siyasi-stratejik- ekonomik menfaatlerimi zedeleyen her türlü hareket, eylem, kalkışma ve mücadele ‘terör’ kapsamına girer, faillerine ‘terörist’ muamelesi yaparım ve mutlak surette cezalandırırım. Yeryüzünde kuralları ben koyarım, normları ben belirlerim; iyi ve kötünün tanımını ben yaparım, kavramları ben üretirim. Kimin hangi ürünleri ve ne kadar üreteceğini, ürünlerini hangi pazarlarda ve kaça satacağını ben belirlerim. Dünya pazarlarının arz ve taleplerini, borsaların gidişatını, para politikalarını ben tayin ederim. Ülkelerin kredi notlarını ben veririm. ‘Küresel sermaye’min motor gücü olan ulus ötesi şirketlerimin önünü her coğrafyada açacak tedbirleri almak hususunda acizlik ve gevşeklik sergilemem. Bunları yapacak güç, kudret, bilgi, kabiliyet, akıl, para, sermaye yalnızca bendedir. Bu düzen, benim hâkimiyetimde yürür; bu düzen, küreselleşmenin gölgesinde ‘yeni’ bir dünya düzenidir. Bu düzeninin çarklarının kolay dönmesini sağlayan kapitalizm, liberalizm, sekülerizm ve yeni icadım olan neo-liberalizm benim en hayati ideolojik aygıtlarımdır. İşlevini yitireni ya revize ederim, ya da tedavülden kaldırır ve yerine yenisini ikame ederim.
İktisatçılarım, siyasetçilerim, sosyologlarım ve antropologlarım her daim teyakkuz ve çalışma halindedir. Sayısız stratejik araştırma ve ‘think-tank’ kuruluşlarım vardır, üniversitelerimle el ele çalışırlar; onlar için harcanan paraya acımam. Birer araştırma, geliştirme (ARGE) ve eğitim kurumu olarak onların görevi değişen şartlara göre yeni planlar, stratejiler tasarlamak, yeni bilgiler üretmektir. Bilginin ‘güç’ olduğuna ve onun üretenin ‘güçlü’ ve ‘hak sahibi’ olduğuna inanırım. Geçmişte, çok zor şartlar altında ve hayatı pahasına bu işi yapanlar ‘oryantalist’ dedelerimdi. Bugünkü güç ve kudretime, ‘Doğu’ karşısındaki üstünlüğüme erişmemde onların emeğini, çektikleri zahmetleri ve geride bıraktıkları eserleri anmazsam nankörlük etmiş olurum. İstihbarat örgütlerim vardır, arazide fedakârca çalışırlar. Onların görevi, stratejik planlarım için araziyi uygun hale getirirler.
Dini ve de din adamlarını dünya işlerime karıştırmam; gerekmedikçe din adamlarının işine de burnumu sokmam. Bu, benim laik ve seküler duruşumun bir gereğidir. Yaşantıda seküler olsam da bilinçaltımda Hıristiyan kimliğim her dem tazeliğini korur. Kilise müdavimi sayılmasam da, doğum, ölüm, evlenme, Noel yortuları, felâket veya musibet anlarında kiliseye uğrarım. Kilise, ait olduğum kültürün köklü ‘kilit’ kurumudur, dini bütün bir Hıristiyan olmasam da ona saygıda kusur etmem. Kilise binaları ve kurumları, kültürümüm görünen tarihi ve dini sembolleridir; varlıkları ilelebet muhafaza edilmeli ve korunmalıdır. Yeryüzündeki misyoner faaliyetlerini her vesileyle maddi-manevi desteklerim, önünü açarım. İsa’nın dönüşü için yeryüzünün ‘hazır’ hale gelmesinde misyonerlik faaliyetlerinin olmazsa olmaz mesabesinde olduğuna inanıyorum.
Dinden ve siyasetten konuşulmasını sevmem; dini ve siyasi görüşlerimi merak edenleri uyarırım. Bunlar benim ‘mahrem’ konularımdır ve ulu orta konuşulması beni rahatsız eder. Ama hava durumu hakkında, hafta sonlarında hangi yeme-içme mekânının tercih edilebileceği hususunda saatlerce konuşabilirim. Geçmişte dinle fazla haşır neşir olmak beni dinsel ve mezhepsel kavgalara itti; dindaşlarımla yok yere savaştım, vurdum, vuruldum, kırdım, kırıldım. Milyonlarca insanımı ‘30 Yıl Savaşları’nda kurban verdim. Tarih bana acı bir ders verdi.Bugünlere Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma süreçlerinden geçerek geldim.
Bu kimi zaman sancılı süreçler benim Tanrı, insan, evren, hayat, kader vb. anlayışlarımın şekillenmesinde önemli paya sahiptirler. Kesinlikle kaderci değilim, işimi sağlama alırım, devemi sağlam kazığa bağlarım. Rasyonel düşünürüm, hurafeye inanmam. Hümanist felsefemden şaşmam. 1500’lü yıllardan itibaren keşif, icat, işgal, katliam ve köleleştirme vasıtasıyla kurduğum bu emperyalist düzenin önündeki en büyük engel vaktiyle Osmanlı Devleti’ydi. Bu devlet, asırlarca başımın belası oldu, beni her savaşta yendi, diz çöktürdü ve aşağıladı. Ben de onun etnik ve dinsel farklılıklarını körükledim, tebasının arasına nifak soktum, topraklarını azar azar işgal ettim ve nihayet zayıflatıp çökerttim.
İki Dünya Savaşı, iki büyük yıkım yaşadım. Akıllı siyasi ve ekonomik hamlelerle çabuk toparladım. Şehirlerimi mamur, sanayiimi işler hale getirdim; altyapımı yeniden inşa ettim. Bütün bunlar için nüfusum yeterli değildi, dışardan ‘yabancı’ işçiler getirdim. Onları vardiyalar halinde geceli gündüzlü çalıştırdım. İşin gerçeği şimdi onlara ihtiyacım yok, istedikleri an gidebilirler. Azim ve disiplini elden bırakmadım, tekrar kalkındım, geliştim ve zenginleştim. Savaş sonrasında Soğuk Savaş dönemi başladı. Başından beri müdafaasını yaptığım, zenginliğimin en önemli sebebi olan kapitalizmin karşısına komünizm ve sosyalizm çıktı. Allah’tan Sovyetler Birliği dağıldı da bu beladan kurtuldum.
Kendi içimdeki etnik, dilsel, mezhepsel, kültürel farklılıkların geçmişte yarattığı kavgaları ve bölünmeleri tekrar yaşamamak için bir ‘Birlik’ kurdum. Bu birlik, ancak ‘Avrupa’ kalesinin içinde ve karşıya bir ‘rakip’ üretilebildiği takdirde korunabilir. Bu amaçla yeni hedef İslam ve Müslümanlardır. Bu metot çok işe yarıyor; beni hem uyanık, zinde bir birlik halinde tutuyor, hem de bünyemdeki farklılıkların birer fitne unsuruna dönüşmesini önlüyor. Aynı şekilde, kendi uydurmam olan ‘İslam korkusu’ (İslamofobi) olgusunu sürekli taze tutuyorum; böylece, güç bela sağladığım birliğimi koruyorum, savunma reflekslerimin gevşemesini önlüyorum. İçimdeki ırkçı gençlerin ve partilerin yabancı düşmanlığını dert etmiyorum.
Suriye’de, Irak’ta, Libya’da veya bir başka coğrafyada olup bitenlerin ucu bana dokunmadığı sürece beni pek rahatsız etmiyor. Savaşlardan kaçan insanların denizde boğulması, bebeklerinin cesetlerinin kıyıya vurması vicdanımı yaralamıyor. Bu insanlara sınırlarımı kapatmam, gelenleri şehirlerime sokmayıp kamplarda tutmam huzur ve güvenliğimin bozulmaması içindir. Bu konuda müttefiklerime yardım için verdiğim sözlerimi tutmasam da olur. Bu tür şeyler uluslararası siyasette zaman zaman olur ve bir süre sonra unutulur gider. Fakat birisi bana söz vermişse sözünü tutuncaya kadar yakasını bırakmam.
Benim gibi yaşayan, düşünen, davranan, dünya görüşümü paylaşan, değerlerime sahip çıkan herkese sempatiyle bakarım. Şu da var ki, tarihin tek öznesi benim; onu ben yazarım, ben değiştiririm, geleceği ben kurgularım. Bu güç ve kudret sadece bendedir. Her alandaki üstünlüğümü kimseye kaptırmamak için çok çalışıyorum. Gelecek benimdir.”

Batı’nın ‘kendi’ ve ‘öteki’ hakkındaki bu düşüncelerini zihnimize lütfen nakşedelim, zira İslam dünyası ile ilgili ileriki tahlillerimizin anlaşılmasında mutlak katkı sağlayacaktır. Bu vesileyle, İslam dünyasını derinden üzen acıların dinmesi, kavgaların son bulması dileklerimle yeni yılınızı tebrik ediyorum. 15 Temmuz ihaneti başta olmak üzere, millet olarak bu yıl içinde yaşadığımız ve bizi derinden sarsan acı olayların tekrar etmemesini, birlik ve dirliğimize kastedenlere karşı bizi gafil bırakmamasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum. Bu elim olaylarda ve hali hazırda Suriye içlerinde devam eden ‘Fırat Kalkanı’ operasyonunda kaybettiğimiz şehitlerimizi rahmetle anıyor, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.
2017’de her şey gönlünüzce olsun, Allah’a emanet olun.

Yorumlara kapalıdır.