Çok Yakında

Avrupa’daki terör üzerine… “GİYDİĞİN KUMAŞI KENDİN DOKUMUŞUNDUR”

Nisan 8th, 2016 | by Adnan B. Baloğlu
Avrupa’daki terör üzerine… “GİYDİĞİN KUMAŞI KENDİN DOKUMUŞUNDUR”
Din
0

(Diyanet İşleri Başkanlığı Müşaviri Prof.Dr. Adnan Bülent BALOĞLU’nun Kuzey’in Nisan ayı sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

İnsanlığı tehdit eden terör dalgası giderek yayılıyor ve her geçen gün daha fazla sayıda canlar yakmaya ve almaya devam ediyor. Terör ve şiddeti doğuran sebepler elbette ki çok farklı: Sosyal, siyasal, dinsel, mezhepsel, ırksal, etnik, ekonomik vb. Bütün bunları besleyen veya tetikleyen belki de tek bir unsurun olduğunu söyleyebiliriz: Çıkar veya menfaat çatışmaları. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, birbirinden çıkarı olmayan tek bir insan, tek bir toplum, tek bir devlet yok! Buna şöyle bir itiraz gelebilir: Efendim, elbette ki insanlar ve toplumlar birbirine muhtaçtır ve dolayısıyla, karşılıklı çıkar ilişkileri çerçevesinde bir arada yaşarlar ve varlıklarını devam ettirirler. bruksel saldırı

Buna kısmen bizim de itirazımız yok. Ancak bu çıkar ya da menfaat ilişkileri, hak, hukuk, eşitlik, adalet, onura saygı, emeğe saygı gibi temel insani-ahlâki-dini ilkeleri ve değerleri çiğnediği zaman çatışma kaçınılmazdır. Bugün dünya nüfusunun çok küçük bir azınlığı ‘bir eli yağda, bir eli balda’ veya ‘yediği önünde, yemediği ardında’ şeklinde sorumsuz bir israf ve lüksün için de yaşarken, geri kalan ezici çoğunluk da ‘insanlık onurunu hiçe sayan, ayaklar altına alan’ bir sefalet, açlık, fakirlik, kıtlık içinde yaşıyor ve savaşların kurbanı oluyorsa, hiç kimse bu dünyayı daha iyi ve aydınlık günlerin beklediğini iddia edemez.

AÇIK MÜCADELE ŞART

Bugün terör artık Avrupa’yı da vuruyor. “Komşuyu sokan yılanı besleme” kurnazlığını bir siyaset sanan, ‘başka’ toplulukların doğal zenginliklerini sömürmeyi ekonomi sayan, daha rahat sömürebilmek için onları etnik, ırksal, dinsel ve mezhepsel olarak ayrıştırmanın adını özgürlük koyan bir takım sinsi merkezlerin, varsa devletlerin şapkalarını önlerine koyup düşünme vakti gelmiştir. 1995’te Paris metrosunda, 1998’de Kuzey İrlanda’da, 2004’te Madrid’te tren istasyonunda, 2005’te Londra’da metroda ve otobüste, 2011’de Norveç’te Utoya Adası’nda, 2012’de Bulgaristan’da Burgaz’da, 2014’te Brüksel Yahudi Müzesi’nde, 2015’te yine Paris’in beş ayrı yerinde, Diyarbakır, Suruç, Ankara’da, 2016’da İstanbul’da, Ankara’da ve nihayet en son Brüksel’de yaşananlar, teröre karşı ortak ve fakat ‘ikircikli’ olmayan, ‘açık, net, kararlı’ bir mücadelenin âcilen hayata geçirilmesi gerektiğini gözler önüne sermektedir. Bütün bu olup bitenlere 2001’deki 11 Eylül olaylarını, aralarda eksik olmayan onlarca irili ufaklı terör hadisesini eklediğimizde, terörün ‘sakin huzur adacıkları’nı vurmasının bir ihtimal değil, artık inkâr götürmez bir gerçeklik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeryüzü insanlığı olarak yaşadığımız acılar derindir, ortaktır; terörü boğmak için de el birliği yapmamız şarttır. Bugün gelinen noktada terör şu veya bu ülkenin sorunu olmaktan çıkmıştır; bilakis terör, bir insanlık sorunudur. Küresel tetikçileri ve merkezleri vardır. Halihazırda bizzat terörün maşası olanlar, taşeronluğunu yapanlar kadar, ona aleni ya da gizli yataklık eden, besleyen, yardım eden, destekleyen veya göz yumanlar da bu insanlık suçuna ortaktırlar.

bruksel saldırı 3

BEDELİ MASUM ÖDER

Bugün bilhassa Ortadoğu’da taşeron örgütler ve devletlerce sürdürülen terör eylemlerinin ve taşeron/vekâlet savaşlarının yaşanan mevcut istikrarsızlık ve kaosun ana nedeni olduğu artık görülmelidir. Ancak bu örgütleri ve devletleri destekleyenlerin insanlık ve tarih önündeki veballeri daha ağırdır. Üçüncü Dünya ülkelerininki de dâhil olmak üzere dünyanın bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarını acımasızca sömüren küresel sermayedarların da bu terörün, savaşların ve kaosun failleri arasında oldukları unutulmamalıdır. Aynı şekilde, despot yönetimlerinin desteklenmesi, siyasetlerinin ve ekonomilerinin istikrarsızlaştırılması, suni nedenlerle çıkarılan savaşlarda topraklarının son sistem silahların talimgâhı, atış poligonu haline getirilmesi, şehirlerinin yıkılması, binlerce insanın bombalar altında can vermesi, binlercesinin yerlerinden yurtlarından sürülmesine göz yumulması, hain ve sinsi planları işletmek için istihbarat örgütlerinin cirit attığı mekânlara dönüştürülmesinin faturasını masum insanlar ödemektedir.

Bir şeyin altını çizelim: Bugün Afganistan’da, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Libya’da yaşananların adını ‘savaş’, kendi ülkelerinde yapılan şiddet eylemlerini ‘terör’ olarak görme ve bunun üzerinden ‘terörle mücadele’ kampanyalarının yürütülmesi beyhudedir. Kesinlikle anlaşılmıştır ki, Karaçi’de, Sana’da, Gazze’de, Bağdat’ta, Kabil’de, Halep’te, Bingazi’de, Ankara’da bombaları patlatanları, bunların benzerlerini Avrupa’nın en mutena, en huzurlu kentlerinde de patlatmaktan menedebilecek bir güç görünmemektedir. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın ve inancı, ırkı, cinsiyeti, milliyeti, rengi ne olursa olsun, her bir bireyin insan haysiyet ve onuruna yaraşır bir hayat sürme hakkına sahip olduğu teoride ve pratikte kabul edilmedikçe, bu terör odaklarına can suyu veren gizli veya açık odaklar kurutulmadıkça yeryüzünde huzur ve barışın sağlanması ihtimal dâhilinde gözükmemektedir.

bruksel saldırı 2

SEMİRMEK İÇİN SÖMÜRMEK

Washington’da, Moskova’da, Stockholm’de, Londra’da, Berlin’de, Paris’te, Tokyo’da cari olan insan hak ve özgürlükleri, aynıyla Kabil’de, Lahor’da, Basra’da, Kahire’de, Adisebaba’da ve daha bilmem hangi üçüncü dünya ülkesinin herhangi şehrinde de hayata geçirilmediği sürece ve ayrıca, yeryüzü kaynaklarının adil paylaşımı mümkün olmadıkça barış ve huzurun Kaf Dağı’nın ardında olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. İnsanın canını, malını, ırzını, inancını ve özgürlüğünü dünyanın her yerinde ‘dokunulmaz’ ve ‘aziz’ kabul eden, bunları insan hak ve özgürlüklerinin asli unsurları sayan ve koruyan evrensel, küresel bir ‘ortak irade’, ‘ortak akıl’, ‘ortak aklıselim’ ve ‘ortak mücadele ve dayanışma ruhu ve bilinci’ oluşturulmak durumundadır.

Diğer taraftan, sahip olduğu güç, refah, servet ve hâkimiyeti korumak için yeryüzünü yangın yerine çevirmede en ufak tereddüt göstermeyecek ‘gözü kara’ bir zümrenin de var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sömürüyü, gaspı, hak yemeyi, boyun eğdirmeyi, ezmeyi, sindirmeyi, gerektiğinde imha etmeyi, iyi ve kötü olanı kendi çıkarları doğrultusunda belirlemeyi, kendisine meydan okuyanları “düşman” ilan edip imhayı meslek edinen bu zümrenin dünya barışını tehdit eden bir başka unsur olduğu açıktır. Semirmek için sömürmeyi kendine hak sayan, siyasi ve ekonomik çıkarları için İslam düşmanlığını körükleyen, sahte korkulardan ürettiği İslamofobi’yi ideolojileştirerek bir kazanç kapısına dönüştüren bu zümrenin, herhangi bir din veya ‘izm’ adına metrolarda, otobüs duraklarında, havaalanlarında masumları katleden teröristlerden farkı yoktur. Dolayısıyla yeryüzü halkları birbirinden beslenen, birinin varlığı diğerinin de varlık sebebi olan bu iki küçük azınlığın amansız savaşının faturasını ödemektedir.

bruksel saldırı 1

MEVLANA NE DEMİŞTİ?

Eğer teröre ve şiddete, bir kısım ülkeleri yakıp yıkan savaşlara son vermek istiyorsak, bu iki zümrenin de karşısında olmak insani ve tarihi bir görevdir. Yeryüzü insanlığı bu ‘hayati’ görevi ifa etmede el ele verecek sorumlu siyasetçilerini, akademisyenlerini, ekonomistlerini, din ve kanaat önderlerini, medya mensuplarını beklemektedir.

İnsanlık bugün kendi elleriyle ördüğü kötülük duvarına kendini hapsetmiş durumdadır. “Giydiğin kumaşı kendin dokumuşundur” der güzel insan Mevlana Celaleddin Rumi. “Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına karşı zalim değildir” (41/ Fussilet: 46) buyurur Yüce Allah. Bilmem fazla söze hacet var mı?

Yorumlara kapalıdır.