Çok Yakında

AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE NEREYE BÖYLE?

Ağustos 22nd, 2017 | by Gazete Kuzey
AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE NEREYE BÖYLE?
Dünya
0

Özcan Tikit

TÜRKİYE’DE DIŞ HABERCİLİK DENİLİNCE AKLA İLK GELEN İSİMLERDEN OLAN ÖZCAN TİKİT, KUZEY’E YAZDI:
“Avrupa Birliği’nin 15 Temmuz’da başlayıp bugüne kadar devam eden bu Türkiye politikası olsa olsa pespayeliğin ve çaresizliğin son kertesi olarak tanımlanabilir.”

AVRUPA’da yaşayan Türkler için hayli zor zamanlardan geçildiğine şüphe yok. Memleketten gelen haberlerin tadı tuzunun kaçtığı yetmiyormuş gibi bir de AB-Türkiye ilişkilerinde işlerin iyice şirazesinden çıktığı bir süreçten geçiliyor.

Gün geçmiyor ki bir Avrupa ülkesiyle Türkiye arasında yaşanan krizlere  yenileri eklenmesin. Krizlerin kaynağı çoğunlukla Almanya olurken bazen de Berlin’in uydusu gibi hareket eden Avusturya ve Yunanistan’dan geliyor Türkiye’yi tenkit etmekten de öte ötekileştiren üzücü açıklamalar.

Avrupa Birliği gibi belli bir demokratik olgunluk seviyesini yakalamış akıllıca bir projeye yakışmayacak adımlara da şahit oluyoruz zaman zaman. Örnek mi? Birliğin radikalizmden en uzak entegrasyonda da en ileri azınlığı olan Türkiye kökenlilerin dernek, vakıf ve camileri pekçok ülkede akla ziyan sebeple baskı altına alınıyor mesela. Avusturya’da bugüne dek dert edilmemiş, uygulanmamış göçmenlere yönelik olumsuz yasal mevzuatlar raflardan indirilip özellikle Türkiye kökenlileri ülkeden sınırdışı etmek maksadıyla kullanılıyor. Avrupa’ya turistik veya iş amacıyla amacıyla gitmek isteyen Türklerin önündeki bariyerlerin yüksekliği de insaf sınırlarını aşacak şekilde yükseltiliyor. Türkiye düşmanlığını meslek edinmiş ne kadar terör örgütü ve sempatizanı varsa bunlar da ne yazık ki Avrupa ülkelerinde el üstünde tutuluyor.

Özellikle Almanya, Hollanda ve Avusturya’dan gelen bu haberler Ankara’ya yaşanan krizin faturasının Avrupa Birliği’nde yıllardır barış içinde yaşamış Türkiye kökenlilere kesilmeye başlandığı gibi bir kanaatın oluşmasına yol açıyor. 

Peki bütün bu krizler, sürtüşmeler ne için yaşanıyor?

Avrupa yetkililere soracak olursanız suçlu elbette ki hukukun bağımsızlığına ve üstünlüğüne aykırı hareket eden Türkiye… Ankara’nın insan haklarını ihlal etmesi nedeniyle Avrupa Birliği’yle Türkiye arasındaki ilişkilerin kötüye gittiği söyleniyor. Yersen tabi!.. Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde Türkiye’den gelmek isteyen liderlerin ifade özgürlüklerini kullanarak toplanmış vatandaşlara hitap edilmesine dahi izin verilmiyor ve bu bile Ankara’nın kötü insan hakları karnesine dayandırılıyor.

Bu arada sakın ha yanlış da anlaşılmasın, ben Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi karnesinin öyle parlak veya pürü pak olduğunu düşünmüyorum. Evet, son yıllarda AK Parti pek çok takdir edilmesi gereken adım da attı elbette. Lakin bu gerçek hala son 10 yılda atılmış adımların en az 10 katı daha gidilecek yolumuz olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Kürt meselesinde işin azı yapıldı mesela… En büyük tabular hala yıkılmayı bekliyor. İşin kötü tarafı Suriye, Irak, İran gibi yanı başımızdaki ülkelerde cereyan eden hadiseler meselenin hızla dallanıp budaklanabileceğine işaret ediyor. Türkiye’nin de artık daha fazla gecikmeden tüm vatandaşlarını  kapsayan geleneksel devlet anlayışına dönmesi gerektiği anlaşılıyor.  Türk devlet’ yapısının etnik vurgulardan sıyrılıp insan kaynağı bağlamında tek ölçütü vatanseverlik ve liyakat olan bir düzleme erişmesine yönelik umutlar karşılanmayı bekliyor.

Yine yanı başımızda cereyan eden çatışmaların yakıtına dönüşen mezhepçiliğin de Türkiye tarafından geçilmesi gereken bir sınava dönüştüğü görülüyor. Alevi vatandaşların ve diğer dini azınlıkların haklarını iade amacıyla hazırlanan raporlar ve yapılan çalıştaylar, verilen yemeklerden derlenen reçetelerin derhal uygulamaya konulması için neyin beklendiğini eminim ki iktidar partisinin vekilleri de bilmiyor.

Madalyonun Türkiye tarafı böyle olsa bile bu ikili ilişkilerde yaşanan krizlerin Avrupa Birliği’nin yansıttığı gibi Ankara’nın iyiliğini düşünmesinden kaynaklandığı anlamına gelmiyor. Batı  için demokrasi ve insan haklarının yeri geldiğinde hedef ülkeyi sıkıştırmak amacıyla kullanılan dış politika enstrümanları olduğu realitesini Türkiye’nin en naif vatandaşı bile gayet iyi görüyor. Ana muhalefet partisi CHP’nin temsilcilerinin ara ara Brüksel’in yanından durduklarına da bakmayın derim. Avrupa Birliği’nin niyetini görme konusunda CHP’lilerin AK Partililer’den daha az feraset sahibi oldukları söylenemez. CHP’nin duruşu konjoktürel, derdi de AK Parti’yi sıkıştırmaktan ibaret. İktidarda kendisi olsa kuvvetle muhtemel AK Parti’den çok da farklı davranmayacak. AK Parti’nin Brüksel’le balayı yaşadığı 2002-2007 arasını, CHP’nin o dönem nasıl da sıkı şekilde AB karşıtı bir politika izlediğini hatırlayın. Dediğim gibi  CHP’nin duruşu tamamen konjoktürel ve taktiksel hamlelerden ibaret.

Avrupa Birliği’yle Türkiye arasındaki meselenin temelinde yatan ana neden konusunda aklınızda şüphenin tek zerrecik tohumu bile kalmasın. Esas mesele Türkiye’nin yeniden bir ‘medeniyet’ olarak dünya sahnesine arz-ı etmeye cürret etmesidir. Henry Kissinger’ın ‘New World Order’ kitabını bilirsiniz. Amerika’nın dış politikasının ana sütunlarının mimarı sayılır Kissinger. Kitabında dünyada dikkate alınması gereken medeniyetleri, milletleri sayar ve analizlerle ABD’ye akıl verir. Çin, Hindistan, Avrupa, Japon, Arap, İran-Fars medeniyetleri dünya dengelerinde hesaba katılması gereken güç merkezleri olarak sıralanır. Gel gör ki kitapta Türkiye’nin adı neredeyse hiç geçmez, gücü ve temsil ettiği medeniyet de bununla birlikte yok sayılır.  

Şimdi şöyle düşünün, bu kitap 100 veya 200 yıl önce yazılmış olsaydı Kissinger, Türkiye’yi liste dışı bırakabilir miydi? Cevabı söylemeye gerek yok sanırım. Yeni Dünya Düzeni’nin patronu Batı, Türkiye’yi etinden sütünden, yani jeopolitik gücünden yok pahasına istifade edilecek, böylece önce kimliksizleştirilecek zamanı geldiğinde de yeniden şekillendirilecek bir ülke olarak görüyor. Dibinde adaletin a’sı bile bulunmayan bu anlayış yaklaşık 70 yıldır da devam ediyor.  Türkiye’nin eşit ve reşit bir taraf olduğu gerçeği reddedliyor. Bu eşitsizliğe itiraz ederek Türkiye’nin başka alternatifi olduğunu dile getiren liderler ise komplolarla tarih sahnesinden siliniyor. 

İlk kurban Adnan Menderes’ti. 1960’la 2017 arasında bilinen bilinmeyen, tahakkuk eden etmeyen tam 17 askeri darbe yaşadı Batı ittifakının üvey üyesi Türkiye’de. Neredeyse tamamı da Batı destekliydi bu darbelerin. Askeri müdahaleyi yapanların yazdıkları anayasalar da her ne hikmetse memleketi muhakkak yeni bir darbeye götürecek şekilde yazıldı. Batı’nın kanatları altında yazılan parlamenter sistem temelli anayasalarımız ne işkence sorunumuzu çözebildi, ne de siyasi partilerin kapatılıp düşünce özgürlüğü sorunumuzun aşılmasını sağlayabildi. Parlamenter sistem ekseninde inşa edilen anayasalar Türkiye’yi siyasal istikrara hasret bıraktı.  Son 70 yılda Türkiye’de kurulan hükümetlerin ortalama süresi 1 yıl 4 ayda kaldı. Bunun neticesinde de Türkiye bir türlü hak ettiği eski güçlü konumuna gelemedi.

Türkiye’nin hakkı olan eski güçlü konumuna gelmesinin ne anlama geldiğini en iyi Avrupa bilir. Dünya dengesinde biraz iyi yönetildiğine jeopolitik konumu ve temsil ettiği medeniyet çizgisi itibariyle Türkiye Avrupa ülkeleri arasındaki ağırlık merkezini tayin edebilecek bir ülkedir. Nitekim Avrupa tarih sahnesinde,  Akdeniz-Karadeniz hafızalarında 16’ıncı yüzyıldan birinci dünya savaşına kadar yaşanan tüm kayda değer olaylarda Türkiye’nin Avrupa devletleri arasında farklı ittifaklara öncülük etmesi tesadüf değildir. 

Başarının püf noktası her şeyden evvel Türkiye’nin başkalarının değil kendi çıkarları doğrultusunda demokrasi dışı bir müdahalelere maruz kalmadan yönetilebilmesidir. Türkiye bu püf noktayı yakalamak adına 16 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin kabul edildiği bir referandum yaşadı. Gerçek bir dosta düşen ‘Nihayetinde bu Türkiye halkının hükümet sistemi konusunda vereceği bir karardır, saygı duymak gerekir’ diyerek kenara çekilmekti. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in sevk ve idaresindeki Avrupa Birliği parlamenter sistemin Türkiye’ye verdiği zarardan bihabermiş gibi açıkça Hayır’a oynadı. İşin en komik tarafı da Avrupa Birliği’nin bu tavrının Türkiye’nin demokrasisine verdiği önemle açıklanmasaydı.

Oysa unutulan ufak bir ayrıntı vardı. Türkiye halkı Avrupa Birliği yetkililerinin Türkiye’nin demokrasisine biçtikleri değeri 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ve sonrasında gayet güzel anladı. Yapılan ‘orta yolcu’ açıklamalar unutulmadı. Adeta darbenin başarısız olmasına üzüldüklerinin göstergesi olacak şekilde Ankara’ya ziyaret etmemekte direttikleri günler de Türkiye halkının bilinçaltına işledi. Bilinçaltında yer edinen realite şüpheye mahal bırakmadı. 

Avrupa Birliği’nin 15 Temmuz’da başlayıp bugüne kadar devam eden bu Türkiye politikası olsa olsa pespayeliğin ve çaresizliğin son kertesi olarak tanımlanabilir.

Brexit’le İngiltere’nin Trump’ın gelişiyle de geleneksel hamisi ABD’nin desteğinden yoksun kalan, Putin Rusya’nın hamleleri karşısında her gün biraz daha sıkışan, Çin ve Hindistan gibi yeni güçler yükseldikçe dünya pazarındaki payı pastası hızla küçülen Avrupa Birliği, etkisine girdiği bu savrulmayı sadece doğal partneri  Türkiye’yi yanına alabilirse yavaşlatabilir. Avrupa Birliği Türkiye’nin demokrasisini yok etmeye çalışanlardan desteğini çekip, Ankara’yı eşit bir partner olarak kabullenirse belki o vakit bilinçaltında yer edinen ön yargılar aşılabilir. Ne yazık ki ufukta bu anlamda umut işareti sayabileceğimiz bir işaret de görülmüyor.

Yorumlara kapalıdır.